24 Kasım 2018 Cumartesi

YOKSULLUK VE EĞİTİM (2) "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" Ankara, 17.02.2010 - Yoksulluk ve eğitim kavramları sanki birbirleriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi bir görünüm vermektedirler. Aslında gerçek yaşam düzeni içerisinde bu iki kavramın konumuna bakılırsa, birbirleriyle fazlasıyla yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir.

YOKSULLUK VE EĞİTİM (2) 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 17.02.2010
Yoksulluk ve eğitim kavramları sanki birbirleriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi bir görünüm vermektedirler. Aslında gerçek yaşam düzeni içerisinde bu iki kavramın konumuna bakılırsa, birbirleriyle fazlasıyla yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir. İnsan toplumlarının iç dinamikleri arasındaki bağlar ele alınmağa başlandığında, belirli toplum yapılarında geleneksel bağlar ve ilişkiler incelenmeğe kalkışıldığında, eğitim ve yoksulluk arasındaki görünmez yakınlıklar öne çıkmağa başlamakta ve bunun sonucu olarak da her iki kavramın nasıl birbirini etkilediği göze çarpmaktadır. Yoksulluk olgusu bir toplumun içine sürüklendiği olumsuz bir yapılanmayı nasıl gösteriyorsa, böylesine istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasında eğitimin rolü önem taşımaktadır. Eğitim düzenindeki yetersizlikler ya da geriliklerin, bir toplumun yoksulluk çemberine sürüklenmesinde önde gelen bir etkiye sahip olduğunu kanıtlaması, bu iki kavram arasındaki bağlantının ne derece yakın olduğunu ve birbirini doğrudan etkileyecek kadar ön planda olduğunu doğrulamaktadır. Yoksulluk kötü ve istenmeyen bir durum olduğuna göre , böylesine bir geriliğin gündeme gelmesinde ya da ortaya çıkmasında eğitimin görmezden gelinemeyecek rolü olduğu da kabul edilmek durumundadır .

İnsanlık tarihi incelendiğinde, her dönemde insanoğlunun yaşamak için bütün zorluklar ve engellerle nasıl mücadele ettiği daha iyi anlaşılmaktadır. Dünya koşullarının zorluklarını yenmeyi başaran insanoğlunun, yaşamı sürdürme konusunda başarıya ulaşmasından sonra daha iyi yaşamanın yollarını aradığı ve bu doğrultuda her geçen gün daha gelişmiş bir yaşam düzeni oluşturmaya yöneldiği anlaşılmaktadır . İnsanlık tarihin her döneminde sınavlardan geçmiş ve bugünkü aşamaya gelmeyi başarabilmiştir. Günümüz dünyasında var olan uygarlık düzeni bir anlamda insanoğlunun doğaya ve yeryüzü koşullarına karşı sürdürdüğü mücadelenin başarıya ulaşmış olan bir sonucudur. İlkel toplumdan uygar topluma geçiş sürecinde yaşanan on bin yıllık tarih dilimi insanoğlunun ne gibi mücadelelerden geçerek bugünlere geldiğinin açık göstergesidir Milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip olan yeryüzünün son on bin yıllık diliminde gelişen uygarlık olgusu ,bugün sahip olunan yaşam düzeninin arkasında yatan temeldir. Mağara kovuğunda başlayan insanoğlunun yaşamı bugünün koşullarında uzay istasyonlarında devam ederken, inkar edilemiyecek bir gelişimin yaşandığı görülmektedir . Diğer canlıların arasından akıl gücünü kullanarak kopan insanoğlu , gene beyninin gücünden yararlanarak ,bugün biyolojik canlılar dünyasının dışına çıkan bir yaşam düzenine bilim ve teknolojik alanlarda gerçekleştirilen devrimlerle ulaşabilmiştir . Bilim ve teknolojinin başdöndüren gelişme hızı ,insanoğlunu doğal yaşamının içinden alarak başka yerlere sürüklemiş ve bugün gelinen noktada artık insanlığın ötesindeki bir bir birikimin dünyayı ve insan topluluklarını yönetir bir konuma geldiği görülmektedir. Bilimin ve teknolojinin verilerini elinde toplayan bir avuç azınlık , bütün dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir yaşam düzenine zorlar bir konuma gelmiştir.

İkinci dünya savaşı sonrası yıllarda kaleme alınan bir romanda açıkca belirtildiği gibi insanlar yeryüzündeki her attıkları adımda izlenmekte,dinlenmekte ve uzaktan kumandalı yöntemlerle yönlendirilmeğe çalışılmaktadırlar . Büyük birader adı takılan teknolojik imparatorluğun azınlık yöneticileri ,sahip olunan bilimsel ve teknolojik verilerle bütün dünyayı kendi sömürgeleri düzeyine indirmeğe çaba göstermekteler,ellerindeki bilimsel ve teknolojik gücü bu doğrultuda kullanarak bütün dünyayı insanlık için yeryüzü hapishanesine çevirmektedirler.Eskiden sosyalist ülkelerde görülen açık hava hapishanesi görüntüleri bugün yeryüzünün bütün ülkelerinde göze çarpmakta ve bilimsel-teknolojik üstünlüğün sahipleri yeni bir azınlık hegemonyasını yedi milyarlık dünya nüfusuna dayatmaktadırlar. Doğudan batıya kayan uygarlık tarihinin gelinen en son aşamasında batı merkezli uygarlık düzenini ellerinde tutan azınlıklar ,bütün dünyayı kalıcı bir sömürge düzenine dönüştürebilme doğrultusunda koşullarnı zorlamakta ve kendilerinin dışında başka bir güç merkezinin öne çıkmasını önlemeğe çalışmaktadırlar . Sahip olunan bütün bilimsel ve teknolojik veriler bu doğrultuda bir avuç azınlığın çıkarları doğrultusunda kullanılmakta bu küçük grup giderek azgın bir azınlığa dönüşürken, bilimsel ve teknolojik veriler insanlığın ortak çıkarları aleyhine kullanılabilmektedir.Yeryüzünde ortaya çıkan bütün gelişmeler üstün güçlerin yönetimlerinin ya da yönlendirmelerinin sonucu olarak gündeme geldiği için günümüzde yaşanmakta olan büyük yoksulluğun arkasında böylesine bir küresel yapılanma bulunmaktadır. Her geçen gün daha da azgınlaşan mutlu azınlık yüzyılların emperyal düzenine devam etmek ve bütün dünyayı yeniden daha sıkı bir sömürge imparatorluğuna dönüştürebilmek üzere dünya halklarına saldırıya devam etmekte ve her fırsatta baskı ve güdümleme girişimlerini tırmandırmaktadır.İşte böylesine haksız ve ölçüsüz bir dünya düzeninin doğal sonucu giderek artan yoksulluk ve işsizliktir .

Dinsel baskının önplanda olduğu ortaçağ döneminden rönesans ve reform devrimleriyle çıkmayı başaran insanlık, sonraki aşamada batı merkezli bir emperyal döneme sürüklenince,bütün dünya kıtalarını Avrupa ülkeleri ele geçirmiş ve kendilerine bağlı olarak kurmuş oldukları sömürge imparatorluklarıyla dünya zenginlerini kendi ülkelerine taşımışlardır . Tam anlamıyla bir vahşet ve insanlık dışı ekonomik ve siyasal düzenler , emperyal dönemde gündeme gelmiştir . Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını bölüşerek oluşturdukları sömürge imparatorluklarıyla beşyüz yılı aşkın bir süre sülük gibi dünya halklarının kanlarını emmişler ve her yönü ile bir sömürüyü insanlığı yokedercesine dünya halklarının tepesine dikmişlerdir. Kapitalizm bir sistem olarak böylesine acımasız ve insafsız bir sömürü düzeninin adı olmuş,uluslararası sistem batının emperyal ülkelerinin dayatmaları yüzünden evrensel bir kapitalizm olgusunun batağına düşmüştür . Batı Avrupa ülkelerinin sömürge imparatorlukları üzerinden bütün dünyaya yayılan uluslararası kapitalizm daha sonraki aşamalarda gene uluslararası düzeyde bir de sosyalizmin tepki olarak öne çıkmsına neden olmuştur . Sömürgelerden getirilen zenginlikler batı Avrupa ülkelerinin merkantalizmden kapitalizme geçişlerini sağlamış, zenginliklerin birikmesiyle büyük sermaye birikimi öne çıkmış ,kapitalm sahipleri de küçük işletmeler ve atölyelerden fabrikalar düzenine geçmiştir . Her fabrika açılışı bir işveren ve bin işçiyi beraberinde getirince ,batı toplumlarında hızlı bir sınıflaşma yaşanmış ve Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen ihtilalci sendikalizm akımının tepki örgütlemesiyle I848 ihtilalleri bütün Avrupa ülkelerinde birbirini izlemiştir . Bu ihtilaller Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan işçi sınıfı ve çalışan halk kitlelerinin hak arayışları doğrultusunda gelişmiş ve batının kapitalist ülkelerini derinden sarsmıştır .Bu devrimci girişimlerin sonuçsuz kalması , çalışan kitlelerin daha iyi yaşama koşulları doğrultusunda istediklerini elde edememesi nedeniyle , batı kapitalist sisteminde sermaye birikimi ile beraber yoksulluk olgusu da birbirine paralel çizgide gelişmiştir .

Patronların ağa babası Alman işadamı Rotschild Das Kapital’i yazması için Karl Marks’a para verdikten sonra ,çalışan kitlelerin kontrolu altındaki Sendikalizm hareketinin önü kesilmiş ve patronların kontrolu altında kapitalist sistem içi dengelerin oluşturulmasına yönelik bir sosyalizm oluşumunun önü açılmıştır . Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ülkelerindeki iç politik gelişmeler incelenirse ihtilalci sendikalizmden Marksst etiketli bir sosyalizme doğru geçiş başladığı görülmektedir . Bu aşamada Dönek Kautsky’ler ve yoksul kitleleri sokağa döken Rosa Lüksemburglar ile patronlardan para alarak işçi sınıfını provoke ederek yanlış yollara sürükleyen bir sürü sol görünümlü sağa hizmet eden politikacı tarih sahnesinde öne çıkarak patronlara hizmetlerini sürdürmüşlerdir. Paris Komünü olayı üzerine sermaye sınıfı sosyalist ve sol hareketleri bütünüyle kendi kontrolları altına alarak , işbirlikçi besleme politikacılar aracılığı ile yoksul kitleleri yönlendirmişler ve bu yüzden bir türlü kapitalizme alternatif olduğu söylenen sosyalizm batı demokrasilerinde serbest seçimler yolu ile iktidara gelememiştir . Karl Marks’ın yazdıklarının aksine, kapitalizm tezi anti tez olarak sosyalizmi geliştirememiş ama göstermelik bir alternatif olarak demokrasi olduğu iddia edilen batı rejimlerinde kapitalist ve liberal partilere göstermelik alternatif sosyalist partileri birer süs olarak tutmuşlardır. Sendikaların güçlenmesiyle Sendikalizm yolundan eşit hak ve özgürlüklere sahip olarak yoksulluk batağından kurtulabilecek işçiler ve çalışan halk kitleleri , sermayenin denetimi altındaki göstermelik solcu ve sosyalist partilerle zaman yitirmiş ve hiç bir zaman gerçek anlamda hak ve özgürlük mücadelesi veremedikleri için yoksulluk çıkmazından kurtulamamışlardır . Sendikalara giremeyen patronların adamları göstermelik sol partiler kurarak yoksulhalk kitlelerini umut tacirliği ile oyalamışlar ve böylece kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunularken, çalışan halk kitlelerinin yoksulluk batağında giderek erimelerine ve insanlıktan uzaklaşmalarına aracı olmuşlardır .Paris Komünü gibi ikinci bir olayla karşılaşmak istemeyen batılı kapitalistler sosyalizmi de liberalleştirerek sosyal demokrasi adı altında yeni bir akımı örgütlemişler ve işbirlikçi ajanlar aracılığı ile işçi sınıfının yönetici kadrolarını da sömürüye ortak ederek, çalışan kitlelerinin temsilcisi bir avuç yöneticiyi zengin ederek onların Truva atı olarak kullanılmasıyla çalışan halk kitlelerinin yoksulluk içinde bocalamasının sürdürülmesini sağlamışlardır . Böylece bir avuç işbirlikçi solcu ve sendikacı aracılığı ile batı kapitalizmi çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içerisinde sürekli hapsolmasını sağlamışlardır .

Günümüzde hala devam eden ve bir türlü yok edilemeyen yoksulluk insanlığın bir kaderi değil, aksine batı emperyalist sisteminin bütün dünyaya zorla dayatmış olduğu evrensel kapitalist sistemin bir olumsuz sonucudur. Kapitalizm adı üstünde bir sermaye düzeninin adıdır ve bu sermayenin bir avuç azınlığın elinde biriktiği ekonomik sistemi temsil etmektedir. Sömürgecilik yolu ile büyük paralar kazanan batılı kapitalist çevreler kurmuş oldukları gizli örgütler aracılığı ile sahip oldukları zenginlikleri korumak ve bunu bütün dünya ülkelerini zorla kabül ettirebilmek için akla gelen her türlü yolu denemişler, gizli toplantılarda aldıkları kararlar ile büyük komploları devreye sokmuşlar,insanlığı sürekli olarak korkutarak azınlık yönetiminin sürekliliğini sağlamışlardır. Korku ve baskı düzenlerini zaman zaman savaş senaryoları besledikçe insanlık iyice çaresiz bir duruma sürüklenmiş ve sürekli olarak sıcak çatışmalara provakasyonlarla yönlendirilen halk toplulukları bir türlü kendilerini bularak ve toparlanarak geçim dertlerini çözememişler bu yüzdende yoksulluktan kurtulamamışlardır. Kapitalizmin ajanları sermaye merkezlerinden aldıkları emir ve paralarla, gizli sermaye ve patron örgütlerinin kararları ve yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmişler , içine girdikleri halk kitlelerini ve ulusal toplumları çeşitli siyasal senaryolara alet ederek, sermaye sahibi azgın azınlığın daha fazla zengin olmalarına yardımcı olmuşlar ve dolaylı olarak da çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içinde ellerini ve kollarını bağlayarak daha adil ve eşitlikçi bir düzenin oluşumunun önüne set çekmişlerdir . Demokrasi içerisinde sosyalist ya da sol partilerin tam anlamıyla iktidara gelmelerine çeşitli provakasyonlarla engel olmuşlar,bu partilerden medet uman yoksul halk kitlelerinin çaresizlik uçurumuna sürüklenmelerine neden olmuşlardır . Fransız devrimi sonrasında uygulamaya geçen batı tipi demokrasilerde hiç bir zaman yoksullar için kalıcı bir çözüm üretilememiştir çünkü hep sermaye sınıfı ve zenginlerin istedikleri olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında,New York ve İsviçre ‘de örgütlü olan Dünya devleti destekli bir Sovyet devrimi gerçekleşmiş ve buna bağlı bir sosyalist sistem batı dünyasının dışında doğu ülkelerini kapsayacak biçimde New york borsasından alınan para yardımıyla örgütlenmeğe çalışılmıştır. Amerikan borsasının pharasıyla bir Kızıl Ordu kurularak devlet zoru ile sosyalist sistem Rusya üzerinden doğu dünyasına yayılmak istenmiştir. Marks’ın öngördüğü üzere sosyalist ihtilalin gelişmiş batı ülkelerinde gerçekleşmesi böylece önlenmiş ,yoksul halk kitleleri ve dünya ulusları için yeni bir umut kaynağı olarak sosyalist sistem kızıl ordu gücü ile bütün Asya’ya yayılmıştır. Ne var ki, soğuk savaş yıllarında Yugoslavya gibi bir ara ülkede Milovan Cilas’ın deyimi ile yeni bir sınıf ortaya çıkarak, batı kapitalizmi ile işbirliği yapmağa soyşunmuştur. Yugoslavya’da başlamış olan yozlaşma hızla bütün sosyalist ülkelere yayılmış ,batının gizli örütlerine giren göstermelik solcu ve sosyalist yöneticiler yeni sınıf olgusunu bütün sosyalist ülkelere taşıyınca , devlet merkezli sosyalizmin yoksulluğun önlenmesinde bir ilaç olamıyacağı anlaşılmıştır. Sosyalist ya da komünist tek parti yönetiminin iktidarda bulunduğu sosyalist ülkelerde proleterya gücü burjuva sınıfnf yani azgın azınlık konumundaki sermaye kesimini yokedeceğine , işçi sınıfı yönetimi içinden çıkan bir işbirlikçi kesim yeni bir sınıf olgusu yaratarak prolmeteryaya ihanet etmiştir . Yeni sınıf proleteryaya ihanet ederken sosyalist sistemin çöküşünü hızlandırmış ve Sovyetler Birliği yüz yıllık bir süreyi tamamlayamadan devrimin yetmişbeşyinci yılında ortadan kalkmıştır. Rusya Federasyonu başkanı Yeltsin batı kapitalizmi ile işbirliği yaparak Sovyetler Birliğini bozunca,soğuk savaş dönemi kapanmıştır .

Yenidönemde birtek kurşun atmadan rakip bloku çökerten ABD emperyalizmi , Amerika merkezli bir yeni dünya düzeni imparatorluğuna soyunarak bunu küreselleşme adı altında bütün dünyaya kabül ettirmeğe çalışmıştır . Aradan geçen yirmi yıllık süre içerisinde dünyanın tek süper gücü olan ABD ,Dünya bankası ve İMF desteğine rağmen bir türlü yeni küresel imparatorluk düzenini kuramamış, kendisini dinlemeyen bütünülkeleri haydut ülke ilan edecek kadar haydutlaşan bir baskı politikasını dünya ülkelerine dayatmış , dünyanın merkezi alanı olan avrasya bölgesini kendi hegemonyasıaltına alabilmek doğrultusunda Irak ve Afganistan savaşlarını zorla gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda kendisini haklı gösterebilmek için II Eylül provakasyonları ile kendi kendisini vuiracak kadar ileri derecede uçuk senaryolara kilitlenen ABD emperyalizmi ,her yönden inandırıcılığını yitirerek batı merkezli sömürge düzeninin tek bekçisi ve koruyucusu olarak bütün dünyaya yeni bir saldırganlık dönemi başlatmıştır. Batı kapitalizmi, karşı denge olarak gündeme getirilmiş olan sosyalist sistemin yıkılmasından sonra iyice azgınlaşarak dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu reçeteleriyle daha üst düzeyde bir zenginliğin oluşturulmasını dünya halklarına dayatmağa devam etmiş ve bunun sonucunda, bütün ülkelerde çok büyük çöküşler yaşanmış ve halk kitlelerinin yoksullaşması daha da artmıştır. Yoksulluğun önlenmesi için hiç bir ciddi girişim yapılmazken, sermaye birikimini artıracak ve küresel emperyalizmin daha üst düzeyde bir sömürüye dayanacak biçimde geliştirilebilmesi için her türlü DünyaBankası ve İMF reçetesi batı destekli olarak bütün ülkelerde devreye sokulmağa çalışılmıştır . Türkiye Cumhuriyeti böylesine çarpıklıkların yaşandığı ülkelerin en önde geleni olarak öne çıkmıştır .

Batı merkezli küreselleşme ile Türkiye’deki sermaye sahipleri dışa açılırken ülkenin ihtiyaçlarını ve beklentilerini görmezden gelmişlber, kendi zenginlyiklerini koruyabilmek ve daha da zengin olabilmek doğrultusunda rekabetten vazgeçerek batılı büyük tekeller ile anlaşmışlmardır . Her yerli firma bir büyük uluslararası tekelin çatısı altında kendine güvence ararken , ülkenin yatırım bekleyen bölgelerine hiç bir Türk şirketi gitmemiştir . Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Orta Anadolu ve Kuzey Kıbrıs bölgelerine hiç bir Türk firması yatırım yapmazken , Türkiye’de yoksulluk giderek en üst düzeylere tırmanmış ve yoksul halk kitleleri devlet ile belediyelerden yardım bekler hale gelmiştir . Nüfus artarken , devlet dış baskılarla ekonomiden uzaklaş

Tırılmış , ülke açık bir pazara dönüştürülürken, Türk insanının giderek köleleşmesine gidebilecek gelişmelere İMF ve DünyaBankası programları ile devam edilmiştir . Orta tabakalar hızla çökerken, toplumu oluşturan halk yığınlarının giderek bölgesel ya da yerel cemaatlara doğru yöneldiği ortaya çıkmıştır . Küresel sömürü düzeni sermaye birikimini yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda en üst düzeylere çıkartırken,yerli sermaye ortadan kalkmış ve bununla beraber milliburjuvazi de tarih sahnesinden silinmeğe başlamıştır . Ülke ekonomisi daha fazla dışarıya muhtaç hale gelirken, yerli şirketler yabancılaşarak korunmağa çalışmışlar ama çöken orta tabakalar nedeniyle halk kitleleri ortada kalmıştır . Yoksulluğun giderek en üst düzeyde tırmanması din olgusunu yeniden ön plana çıkarmış ve zengin sınıfların çıkarına çalışan kapitalist ekonomide yoksul halk kitlelerinin beklentileri dini örgütlenmelerle karşılanmağa çalışılmış ve bu aşamada yerel yönetimlerin devreye girmesiyle insanların yiyecek ve barınma gereksinmeleri karşılanmağa çalışılmıştır. Yeni dönemde yoksulların ve işysizlerin tüm umudu yerel yönetimlere kaymış ve bu durumda giderek küçük eyalet ve kent devletleri oluşumunun önünü açmıştır. Ulusal toplum ve ulus devlet yapılanması, böylesine bir aşamada tartışılır ve yargılanır bir noktaya gelmiştir.

Bütün dünyayı üçüncü bir cihan savaşına zorlayan uluslararası kapitalist sistemin , savaş yanlısı lobiler yüzünden son bir yılda büyük bir ekonomik krize sürüklenmesi üzerine kapitalist sistemin yanlışlığı bütün dünya ülkelerinde tartışılır bir duruma gelmiştir. Sosyalist sistemin başarısız bir uygulama döneminden çöküşe geçmesinden yirmi yıl sonra benzeri bir biçimde kapitalist sistemde çöküşe geçmiştir. Irak savaşı yüzünden üç trilyon dolar borca batan ABD, kendi ekonomisini kurtaramazken onun desteğine dayalı olan uluslararası kapitalist sistemin hliç bir ülkeyi kurtaramıyacağı açıkca görülmektedir . Böylesine bir durumda, dünya halklarının yoksulluk batağından kurtulabilmeleri mümkün görünmemektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu hiç bir ülkede yoksulları kurtarma ya da yoksulluğu önleme doğrultusunda herhangi bir program uygulamamaktadır.Zaman zaman Birleşmiş Milletler çatısı altında dile getirilen yoksulların kurtarılması ile ilgili tartışmalar doğrultusunda gene bu kurum üzerinden bazı girişimler yapılmasına rağmen şimdiye kadar ciddi bir girişim görülmemiştir. Birleşmiş milletler kararlarını dinlemeyen ve Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile küresel emperyalist düzeni kurmak isteyen ABD ve batılı müttefikleri , dünya ekonomisinin çökmesinin ve dünya halklarının yoksulluk batağında ezilmelerinin başlıca sorumluları olarak görülmektedirler. Böylesine ters bir durumun ortadan kaldırılabilmesi için dünya halklarını yoksulluk uçurumuna sürükleyen Dünya bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu kuruluşlarının bir an önce kapatılmaları gerekmektedir. Tek kutuplu dünya düzeni kuramayan ABD kurtuluşu G-20 ülkeleri platformunda ararken , BRİC ülkeleri adı verilen Rusya,Brezilya,Hindistan ve Çin’in öncülüğünde bütün Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin biraraya gelerek Dünya Ekonomi Kurumunu bir an önce oluşturmaları gerekmektedir. Ancak bu aşamadan sonra sermaye sınıfı ve patronları temsil eden azgın azınlığın kontrolu altındaki tekelci küresel şirketlerin sömürü politikalarına dayalı bir evrensel ekonomik düzen önlenebilecek, bonçlandırma batağı ortadan kaldırılabilecek ve bütün ülkelerde gelir dağılımı daha eşitlikçi koşullarda yapılabilecektir.Böylesine bir açılım sağlanabilirse ancak bu aşamadan sonra yoksulluğun önlenebilmesine yönelik uluslararası plan ve programlar uygulama aşamasına gelebilecektir,aksi takdirde yerleşik çıkar düzeninin direnişleri kırılamıyacaktır. Yoksulluğun önlenmesi ile ilgili yeni yapısal denge programları ancak böylesine bir düzen değişikliği sonrasında uygulama alanına getirilebilecektir.

Asya,Afrika ve Latin Amerika uluslarının yoksul olarak kalmaları ,yüzyıllar süren emperyal sömürü düzenleri nedeniyledir. Bugünkü gelinen noktada daha da üst düzeyde sürdürülmek istenen böylesine insanlık dışı bir sürece bütün yoksul uluslar biraraya gelerek karşı çıkmalıdırlar.Bu doğrultuda başlatılmış olan alternatif küreselleşme akımlarının BRİC devletlerinin desteği ile evrensel bir yapılanmaya dönüştürülmeleri gerekmektedir. Birleşmiş Milletlerin yeniden düzenlenerek dünya uluslarının etkili bir katılımı acilen sağlanmalıdır. Büyük batılı emperyal devletlerin etkisinin kırılmasıyla, ekonomide eşitlikçi uygulamaların önü açılabilecek,sömürünün önlenmesiyle de yoksulluğu ortadan kaldırıcı politikalar devreye girebilecektir . Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için Birleşmiş Milletlere üye olan bütün dvletlerin emperyal devletlerin baskılarının dışına çıkarak , bu uluslararası örgütte eşitlikçi bir katılımı sağlamaları gerekmektedir . Böylesine bir ortak çatının altından insanlığı kurtaracak ve yoksulluğu önleyebilecek çözümler üretilebilecektir . Her devlet kendi sorunlarının bilinci ile ve ülkesinin ulusal çıkarlarının doğrultusunda Birleşmiş milletlerde etkili olursa, kısa dönemde yoksulluğu ortadan kaldırabilecek eşitlikçi uygulama kararları elbirliği ile alınabilecektir . Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için yoksullukla savaş doğrultusunda yetiştirilmiş ve ciddi bir ekonomik eğitimden geçmiş kadroların devletleri yönetme aşamasına gelmeleri gerekmektedir. Ekonomiyi iyi bilen vatansever yöneticilerin devletlerini yönetmeleri ve uluslararası alanda temsil etmeleriyle beraber ,bütün dünyada yeni bir insancıl ekonomi dönemi başlatılabilecektir. İnsan haklarının sıfır noktasına gelmesine neden olan yoksulluğun kaldırılabilmesi için böylesine eğitilmiş kadroların seferber edilmeleri ve bu yöneticelerin sermaye kesimlerinin etkisinin dışına çıkarılabilmeleri gerekmektedir.Batı tipi demokrasilerde siyasetin finansmanını sermaye çevreleri yaptığı sürece, bütün ülkelerin başına sermayenin adamları gelmekte ve bu tür yöneticiler işbaşında kaldığı sürece de bir türlü halk kitlelerinin yararına olabilecek bir halkçı ekonomi uygulamasına gidilememektedir. Bu nedenle, ekonomi konusunda iyi eğitilmiş politikacıların ve yöneticilerin işbaşına gelmelerinin sağlanması birinci derecede öncelikli bir konudur. Küresel emperyalizmin komiseri konumundaki bazı Dünya bankası ya da İMF görevlilerinin,ülke ekonomilerinin başına dışarıdan getirilerek oturtulması gibi sömürge politikalarının önüne geçilebilmesi için, her ülke kendi ekonomisinin ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetebilecek kadroları yetiştirerek devletin ve kamu kurumlarının başına geçirebilmesi zorunluluğu vardır. Günümüzde yaşnmakta olan bir çok olay ve gelişme böylesine bir zorunluluğu açıkca göstermektedir .

İnsanlık için hiç bir zaman kader olmayan yoksulluğun önlenebilmesi çok zor bir konu değildir . Öncelikle, yoksulluk ile mücadele edecek sivil kadroların iyi eğitim görmeleri gerekmektedir . Türkiye batı blokunun dışında bırakılan ülkelerde , batının emperyal girişimlerine karşı ülke ekonomisini devletin ve ulusun çıkarları doğrultusunda koruyarak hareket edecek yönetici kadroların öncelikli olarak iyi yetiştirileceği bazı ekonomi kurumları,fakülteleri ve merkezlerinin kurulması gerekmektedir . Araştırma merkezlerinde yapılacak ulusal ölçekli çalışmalarda ülke toplumunun gereksinmeleri öncelikle olarak belirlenecek, ülke kaynakları devletin ve toplumun gereksinmeleri doğrultusunda daha eşitlikçi olarak belirlenerek gelir dağılımında tam bir eşitliği gündeme getirecek ekonomik politikalar uygulamaya aktarılacaktır . Bu çerçevede her ülkenin kendi ekonomisini yönetecek kadroları kendi okullarında yetiştirmesi kesinlikle batılı merkezlerde batının çıkarlarına öncelik verecek doğrultuda yetişen iktisatçılara kendi ekonomisini teslim etmemesi gerekmektedir. Türkiye gibi ülkeler bu yüzden geri bıraktırılmışlar ve halk kitleleri yoksul toplumlar halinde kalmağa mahkûm edilmişlerdir. Geçmişten gelen bu gibi hatalı durumlardan çıkarılacak dersler doğrultusunda yoksulluğu önleyecek kadroların ulusal eğitim sistemleri içinden yetiştirilmeleri, daha adaletli bir dünyanın kurulabilmesi için zorunlu görünmektedir. İktisat fakültelerinden yetiştirilecek başarılı ve yetenekli genç iktisatçılar, yeni kurulacak bir Milli Ekonomi Akademisinde üst düzey eğitime alınarak hem ulusal hm de uluslararası alanda yetiştirilerek ülke ekonomisi onlara emanet edilmelidir. Bu noktada, ekonomi eğitiminin yeniden ele alınarak düzenlenmesi zorunlu görünmektedir. Özellikle artan nüfus dikkate alınarak, toplumun tüm gereksinmelerini karşılayabilecek derecede etkili bir ekonomik yeniden yapılanma doğrultusunda yeni eğitim düzeni bir başlangıç noktası olmalıdır. Batı ülkelerinden aktarma ya da taklit ekonomi eğitimi ile ancak uydu ve sömürge ekonomisi olabileceği ortaya çıktığı için bu alanda köklü bir değişikliğe gerek bulunmaktadır. Her türlü yeniliğin başlangıcının eğitimden geçtiği unutulmamalı ve yoksulluğu önleyecek ulusal ekonomi politikalarını uygulayacak yeni milli kadroları öne çıkaracak bir yeni eğitim adımı atılmalıdır. Makro düzeyde ekonomiyi yönetecek üst düzey kadrolar eğitim yolu ile yetiştirilirken, ülkede yoksulluğu devletin dışında önleyecek bazı toplumsal mekanizmaları da beraber düşünmelidir.

Hindistan, Pakistan ve Bengaldeş gibi çok nüfuslu ülkelerde küçük iş sahiplerini yetiştiren eğitim uygulamlarının da dikkate alınmasında sosyal yararlar olabilecektir. Yoksulluğun kader olmaktan çıkarılması için herşeyin devletten beklenmemesi, herkesin kndi sınırlı olanakları ile girişimde bulunmasının da yoksul insanlara öğretilmesi gerekmektedir. Daha önce Türkiye’de de uygulandığı gibi bazı iş vakıflarının kurulmasıyla, vakıflar üzerinden iş ve girişim yöntemlerinin fakirlere ve işsizlere öğretilmesi kısa dönemde sonuç alabilmek açısından yararlı olabilmektedir. Düzenli olarak okula gidemeyen halk kitlelerine yönelik olarak halk eğitimi ya da yetişkinler eğitimi programlarıyla köy ve kırsal kesim insanlarının kendi işlerinin sahibi olabilmeleri öğretilmelidir. Küçük kredilerle tek kişilik iş sahibi olabilmenin yolları ve yöntemleri gene özel eğitim konuları olarak, halk eğitimi kuruluşları aracılığı ile kitlelere aktarılabilmelidir. Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluşunda ve ilkyıllarında gündeme gelmiş olan, Millet Mektepleri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri bu doğrultuda devreye girmiş ve Atatürk Türkiye’sinde başarıyla uygulanabilmiş halk eğitimi kurumsal örnekleridir. Batıya bağımlı bir ekonomik yapılanma içerisinde orta tabakalar çökerken, halk kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eelirken, benzeri bir halkçı ekonomik atılıma kalkışabilmek için , yeniden halk eğitimi yapılanmasının yeni oluşturulacak yaygın eğitim kurumları aracılığı ile ülkenin her köşesinde geliştirilmesi gerekmektedir. Mikro düzeyde her insanın kendi işine sahip olabilmesi, batı emperyalizminin baskılarıyla çökertilen tarımın yeniden canlandırılabilmesi, kırsal alandan kentlere göçün önlenebilmesi gibi olumlu sonuçların elde edilebilmesi için, ekonomik alandaki eğitimin ulusal tabana yayılması gerekmektedir. Yoksulluğun pençesinin kırılabilmesi için her yoksul insana kurtuluş yollarının anlatılması ya da öğretilmesi zorunludur. Gençlere örgün eğitim kurumlarında bu gibi alanlarda çıkış yolunu sağlayacak yöntemler okutulurken, eğitim yaşını geride bırakmış yetişkinlere de kendiişlerinin sahibi olabilmeleri ya da ekonomik çalışmalarla para kazanabilmelerinin yolları öğretilebilmelidir. Her devlet kendi ekonomisini canlandırma programlarıyla ya da ekonomik seferberlik atılımlarıyla yoksul bıraklılan işgücü potansiyellerini devreye sokabilmelidir.

Devletlerin kendi olanaklarıyla geliştirdikleri yoksulluğun eğitim yolu ile önlenebilmesi programlarının yanısıra, Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür kurumu olan ,UNESCO aracılığı ile geliştirilecek uluslararası programlara da ihtiyaç vardır . Geri kalmış bütün dünya ülkelerinin gelişmişlik düzeyine gelebilmesi için kurulmuş olan bu uluslararası örgütün, son yıllarda giderek tırmanmış olan yoksulluğun önlenebilmesi doğrultusunda yeni eğitim programları geliştirmesi ve bunları Türkiye gibi batının dışında kalan ve zaman içerisinde küresel batı emperyalizminin baskılarıyla sömürge ekonomisine zorlanan ülkelerde hızla artış gösteren yoksulluğa karşı hızla devreye sokması gerekmektedir . Yoksulluğun önlenmesi ya da ortadan kaldırılması için geliştirilecek uluslararası eğitim ve kültür programlarının, düzenli olarak geri bıraktırılmış ülkelerde uygulanabilmeleri için UNESCO öncülüğünde yeni bir küresel atılım gündeme getirilmelidir. Bu doğrultuda alternatif küreselleşme hareketlerinin ve BRİC ülkelerinin üzerlerine düşecek öncülük misyonlarının daha fazla zaman yitirmeden yerine getirilmesi gerekmektedir. ABD ve batılı müttefiklerinin ya da uluslararası tekelci küresel şirketlerin önleyici girişimleri dikkate alınarak BRİC ülkelerinin daha fazla Birleşmiş Milletler ve UNESCO ile işbirliğini artırmasına gidilmelidir. Yüzyıllar süren batı merkezli emperyalizmin küreselleşme yolundan yeni bir süper emperyalizme yönelmesi nedeniyle, yoksulluğun en üst düzeylere tırmandığı unutulmamalıdır. Bu nedenle, Avrupa ve Amerika’nın emperyal işbirliğine karşı Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan gelişmekte olan diğer ülkelerle işbirliği yaparak Birleşmiş Milletler üzerinden küresel düzeyde yoksulluğu önleyecek evrensel ekonomik politikaların devreye girmesi doğrultusunda yeni atılımları başlatmalıdırlar. Ayrıca, bu doğrultuda uluslararası eğitim programlarıyla yoksulluğun evrensel düzeyde önlenebilmesini sağlayacak girişimleri de dünya gündemine getirmeleri gerekmektedir. Yoksulluğun önlenmesinde eğitim hem ulusal hem de uluslararası alanda öne geçmeli ve bu doğrultuda bütün ülkeler işbirliği yaparak, küresel emperyalizmin yarattığı bu haksızlığın bir an önce ortadan kaldırılmasını sağlayabilmelidirler. Eğitimin girdiği yerden yoksulluk çıkmalıdır. Her eğitim yoksulluğu ortadan kaldırabilmelidir.

23 Kasım 2018 Cuma

ANKARA KALESİ.157 "BATI ASYA BİRLİĞİ YANLIŞTIR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 21 Kasım 2012) - Soğuk savaş sonrasında , başlayan küreselleşme sürecinin giderek bir süper batı emperyalizmine dönüşmesi üzerine gelinen yeni aşamada bir genel durum değerlendirilmesi gerekmektedir .


ANKARA KALESİ.157
"BATI ASYA BİRLİĞİ YANLIŞTIR"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 21 Kasım 2012

Soğuk savaş sonrasında , başlayan küreselleşme sürecinin giderek bir süper batı emperyalizmine dönüşmesi üzerine gelinen yeni aşamada bir genel durum değerlendirilmesi gerekmektedir . Özellikle ,bu yeni dönemde beş büyük projenin iflas etmesi üzerine , nelerin olamayacağı ya da bunların yerine nelerin olabileceği yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır .Sovyetler Birliğini bir tek kurşun atmadan tasfiye etmesini bilen batı emperyalizmi , ABD’nin öncülüğünde soğuk savaş sonrasında yeni bir dünya imparatorluğuna soyunmuş ama bu doğrultuda geliştirilen beş büyük proje bir türlü gerçekleşme aşamasına gelememiştir . Bu nedenle ,sosyalist blokun dağılmasından sonra eski dünya düzeni ortadan kalkmış ama yerine bir türlü yeni bir düzen kurulamamıştır . Yıllardır sürdürülen ekonomik ve siyasal zorlamaların bir türlü sonuç vermemesi , eski dünya düzeninden gelen siyasal birikimin var olan devletler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasıyla , batılı emperyal güçler geçmişten gelen ulus devlet yapılanmalarını devre dışı bırakarak kendi istedikleri küresel imparatorluk düzenine geçişi başaramamışlardır . Dayatmalar sonuç vermeyince , II Eylül olaylarını kendileri yaratmış ve bu yoldan mağduriyete sürüklenmiş gibi görünerek ,batının dışında kalan bölgelere saldırılmış ve böylesine bir süreçte devletlerin ve halkların direnişlerini kırmak üzere hem terör hem de savaş kullanılmıştır .Çeyrek yüzyılı bulan bir zaman dilimi içerisinde , eski düzen dağıtılırken , yeni bir dünya düzeni bir türlü kurulamamıştır .

Osmanlı imparatorluğu dünyanın merkezi büyük devleti olarak tarihe karışınca ,yirminci yüzyılda büyük devletler ve siyasal güç merkezleri evrensel rekabet düzeni içinde merkezi alana egemen olmak için mücadeleye yönelmişlerdir . Büyük Britanya İmparatorluğu geçmişten gelen bir büyük dünya devleti konumu ile Osmanlı sonrası için merkezi alana bir dörtlü konfederasyon olarak Yakın Doğu Konfederasyonu projesini devreye sokmağa çalışmış ama Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler nedeniyle böylesine bir siyasal yapılanma gerçekleştirilememiştir .Öncelikle Atatürk’ün önderliğindeki Türk ulusal kurtuluş savaşı böylesine bir hegemonik planının önünü kesmiştir .Ne var ki , ikinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin Orta Doğu’ya gelmesi ve İsrail’in kurulmasıyla devreye yeni projeler girmiş , ABD Büyük Orta Doğu Projesine , İsrail ‘de ABD’nin sırtından Büyük İsrail devletini oluşturma planını uygulama alanına getirmiştir . Böylece , İngiltere ve Fransa’nın yirminci yüzyılın başlarında çizmiş olduğu Orta Doğu haritası hedef alınmış ve bu haritada yer alan bütün devletlerin sınırlarının değiştirilmesi doğrultusunda harekete geçilerek geleceğe dönük yeni bir harita çizilmeğe başlanmıştır . İki kutuplu dünya döneminde Sovyetler Birliği bu girişimlere karşı çıkarak var olan bölge devletleri ile yakın ilişkiler geliştirmiş , hatta daha da ileri giderek Irak ve Suriye gibi bölge devletleriyle ortak bir dayanışma ve siyasal yapılanma aşamasına gelmiştir . ABD dünyanın yeni süper gücü olarak merkezi alanda kendi baskı düzenini kurmuş , bölgenin merkezi devleti olan Türkiye’ye yerleşerek ve Türkiye üzerinden çeşitli manüplasyonlara kalkışarak Osmanlı sonrasında gündeme gelen bölgesel otorite boşluğunu doldurmağa çalışmıştır . Yirminci yüzyılın ikinci yarısı iki büyük kutupun merkezi alandaki çekişmesiyle geçmiştir . İki blok merkezdeki devletlere yerleşmek ya da kendi yanlarına çekmek yarışına kalkışınca ,bir çok sıcak olay ve çatışma birbiri ardı sıra gündeme gelmiş ve bölgede sonradan kurulmuş olan İsrail devleti komşularıyla ve diğer Müslüman devletler ile sürekli olarak çarpışmak zorunda kalmıştır . Osmanlı imparatorluğunun dağılmasından sonra meydana gelen siyasal boşluk bir türlü etkili bir biçimde doldurulamadığı için güç ve blok merkezleri sürekli bir çekişmeyi sonuna kadar sürdürmüşlerdir .

Bölgede otorite boşluğu bir türlü doldurulamadığı için ,hem dış güçler hem de bölge devletleri bu doğrultuda girişimlerini artırarak kendilerinin merkezde yer aldığı bazı bölgesel projelere yönelmişler ama bölgedeki devletlerden hiç birisi tüm merkezi alana egemen olabilecek derecede güçlü olamadığından çekişmeler ve çatışmalar sürekli olarak devam etmiş ve bölgeye bir türlü barış getirilememiştir . İsrail’in kurulmasıyla başlayan yeni dönemde savaş ve terör sürekli olmuş, İsrail Lübnan’daki Bekaa vadisini terörist yetiştirme merkezi haline getirerek, buradan bütün bölge ülkelerine terörist göndermiş ve bunlar aracılığı ile de tüm Orta Doğu’yu teröre sürüklemiştir . Terörün sürekliliği bölgedeki çatışmaların zaman zaman savaşlara dönüşmesine yardımcı olmuş , sürekli savaşlar yüzünden Osmanlı sonrasında bir Orta Doğu barışı bir türlü gündeme getirilememiştir . ABD ve İsrail ikilisinin , İngiltere ile Fransa’nın işbirliği yaparak çizmiş olduğu haritayı ortadan kaldırmak istemesi yüzünden ,bölge devletlerinin sınırlarını değiştirecek doğrultuda hem etnik hem de dinsel farklılıklar sürekli olarak körüklenmiş ve bu yoldan var olan devletlerin parçalanması hedeflenerek ,yeni oluşturulacak küçük devletçiklerin eyaletler halinde yer alacağı ,bir Orta Doğu Birleşik Devletleri gibi yeni bir federal yapılanmayı kendi kontrolları altında kurmağa çalışmışlardır .ABD İstanbul merkezli bir bölgesel konfederasyonu Büyük Orta Doğu Projesi doğrultusunda oluşturmağa çalışırken , İsrail’de Kudüs merkezli bir başka bölgesel federasyon planını gene merkezi alanda kurabilmenin çabası içine girmiştir . İngiltere ve Fransa geride kalırken , ABD ve İsrail ikilisi bölgede öne geçiyordu . Ne var ki , daha sonraki aşamada Rusya,Çin,Hindistan ve İran gibi büyük doğu devletlerinin de merkezi coğrafyada kendi hegemonya düzenlerini oluşturmağa yönelmeleri gündeme geldiğinde , ABD ve İsrail ikilisinin merkezi alana doğu güçlerinin girmelerini önlemeğe çalıştıkları görülmüştür . Doğulu güçler bölgeye yönelirken , ABD ve İsrail ikilisi hem terörü hem de sıcak çatışmaları körükleyerek ikinci dünya savaşı sonrasında girmiş oldukları merkezi bölgedeki üstünlüklerini korumağa çalışmışlardır .

Başta Türkiye olmak üzere merkezi bölgede yer alan devletlerin hiç birisine kendi planlarını gündeme getirme şansını tanımayan emperyalist ve Siyonist güçler ,geleceğe dönük küresel imparatorluk planları doğrultusunda baskılarını artırmışlar e bölgede kendi kontrolları dışında hiçbir siyasal oluşuma izin vermemişlerdir . Bu doğrultudaki bütün girişimleri önlemeğe çalışan ABD ve İsrail ikilisi kendi planlarını gerçekleştirme doğrultusunda kararlı ve ısrarcı olmuşlar , kendi projeleri dışında kalan tüm girişimleri devre dışı bırakabilme uğruna her türlü komploya yönelebilmişler ve yeni senaryolar ile yola devam etmeğe çalışmışlardır . Bölgenin geçmişten gelen tarihsel süreci incelendiğinde , bölge dışı devlet ya da siyasal güçlerin merkeze egemen olabilmek için girişimlerine karşılık ,merkezde yer alan devletlerinde genişleyerek bölgesel bir güç olma, ya da bölge devletlerini bir araya getirerek ,merkezi alandaki otorite boşluğunu doldurma çabalarının da gündeme gelebildiği görülmektedir . Bir anlamda ,merkezi bölge devletleri emperyal plan ya da projeler uğruna yok olmamak ya da tasfiye edilmemek için ,kendilerini koruyacak , gelecekte de onların devlet olma statülerini sürdürebilecek planları devreye sokmaları söz konusu olmaktadır . Osmanlı dönemi sonrasında bölgede kurulmuş olan her devlet önce kendisini garanti altına alabilecek politikalara öncelik vermekte, daha sonra da yeni bir yapılanma ile daha güçlü bir konuma gelebileceği stratejilere yöneldiği görülmektedir . Her devlet kendisini büyütecek programları kendi dış politikasının ana çatısı haline getirmekte ve böylece komşularıyla rekabete kalkışarak büyümenin yollarını arayabilmektedir . Orta Doğu bir anlamda büyümek isteyen devletlerin coğrafyası olarak öne çıkmakta ve bu yüzden de diğer emperyal projeler ile ciddi çatışma dönemleri savaş senaryolarıyla beraber yaşanmaktadır .

Osmanlı İmparatorluğundan sonra Sovyet blokunun da dağılması ,merkezi alanda otorite boşluğu yarattığı için ,bu boşluğun kimin tarafından doldurulacağı önem kazanmaktadır .Bu doğrultuda sürüp giden çatışmalar sonuçsuz kaldığından ve bölgede mutlak bir barışı sağlayabilecek yeni bir güç merkezi ya da otorite yönetimi kurulamadığından ,ikinci dünya savaşı sonrasında burada başlamış olan sıcak çatışmaların bugün de artarak ve başka ülkelere de yayılarak sürüp gittiği açıkça görülebilmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Atatürk bu durumu daha ikinci dünya savaşı öncesinde gördüğü için hemen İran ile işbirliğine girerek Sadabat Paktını kurmuş ,Irak ile Afganistan’ı da bu dayanışma ittifakının içine alarak , Avrasya’nın güney bölgesinde gelecekte Avrasya’daki Türk dünyasını da içine alacak bir çizgide bir yeni bir yakınlaşma dönemini bölge dışı emperyal devletlere karşı gündeme getirmiştir . O dönemde Suriye’de Fransız dominyon yönetiminin bulunması yüzünden bu ülke bölgesel birliğe girememiş, ayrıca Azerbaycan ve Gürcistan’da Sovyetler Birliği içinde yer alan Demirperde ülkeleri içinde olduğundan ,Türkiye,Irak ve İran birlikteliği ile ikinci dünya savaşı öncesinde merkezi otorite boşluğu doldurulmağa çalışılmıştır . Özellikle Sovyetler Birliğinin Azarbaycan’dan Basra körfezine inerek sıcak sulara kavuşma arzusu tüm bölge ülkelerini tehdit etmiş ,bu yüzden de Atatürk’ün bölgesel ittifak girişimi başarılı olmuştur . Tarih boyunca görülen Hazar havzası ile Orta Doğu bölgesi birlikteliğini Atatürk bölge devletleri dayanışması kurarak önlemeğe çalışmıştır . Sadabat paktı başarılı olmuş ama ikinci dünya savaşı sonrasında ABD-İsrail ikilisi bu bölgesel ittifakı devre dışı bırakmışlardır .

İkinci dünya savaşı sonrasında İsrail’in güvenliği öncelikle öneme sahip olduğundan ABD,öne çıkarak , Atatürk’ün Sadabat Paktı yerine Bağdat Paktını devreye sokmuş ve bu birlik çatısı altında Türkiye,Irak ve İran’ı bir araya getirerek , Sovyetler Birliğinin merkezi alanda yayılmasını önlemeğe çaba göstermiştir . Bağdat Paktı ABD ve İsrail destekli kurulmuş ama birkaç sene sonra Sovyetler Birliği Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir darbe düzenleyerek Bağdat Paktına son vermiştir .Bu istenmeyen durum üzerine ABD ve İsrail ikilisi , Nato’nun uzantısı konumundaki bir askeri güvenlik paktını bunun üzerine Cento adıyla merkezi dayanışma kuruluşu olarak oluşturmuştur . Cento çatısı altında Türkiye,İran ve Irak yeniden bir araya gelirken ,gelecekte batı merkezli yeni bir Orta Doğu yapılanmasının önünün açılmasını sağlıyorlardı . Soğuk savaş döneminin zor koşullarında bu ülkeler komünist olmaktan kurtuluyorlardı ama bu kez de ABD ve İsrail ikilisinin hegemonyalarına teslim olarak gelecekte bir Siyonist ve Atlantikçi emperyalizmin dümen suyundaki oluşumların içine doğru sürükleniyorlardı . Daha ulusal kurtuluş savaşı sırasında Irak ve Suriye halkında emperyalizme karşı bir ortak mücadele önerisi alan Atatürk , her iki ülkenin temsilcilerine herkesin kendi kurtuluş savaşını vermesi gerektiğini ,kurtuluştan sonra bölge ülkelerinin bir araya gelerek güçlü bir bölgesel birlik kurabileceklerini Türkiye Cumhuriyetinin gelecekteki komşularına söylüyordu .Böylece Sadabat Paktının oluşumuna giden dayanışma yolu açılıyor ve Orta Doğu’nun geleceğinde bu yörenin ülkelerinin dış güçlere karşı bir dayanışma içine girmelerinin yolu açılıyordu . Sadabat paktı bu doğrultuda birinci cihan savaşı sonrasında Atatürk’ün öncülüğünde gündeme gelirken , ikinci dünya savaşı sonrasında da bu kez ABD’nin öncülüğünde Bağdat paktı devreye giriyordu . Ne var ki , I958 yılında Rusya’nın Irak’ın başkentinde kendisine yakın askerlere yaptırdığı darbe ile Bağdat Paktı sona eriyor ,bunun yerine Cento ,Nato’nun uzantısı olarak devreye giriyordu . Böylece,batı emperyalizmi ABD-İsrail ikilisinin üstün girişimleriyle bölge ülkeleri üzerinde yeni bir baskı düzeni kuruyor ve karşı blok olan Sovyetler Birliği’nin bölgede yayılmasını durdurmak istiyordu . Ne var ki , Sovyetler Birliği Irak sonrasında Suriye’de Baas partisi aracılığı ile kendisine yakın yeni bir rejim oluşturarak bu ülkeden Kıbrıs adasına atlıyor ve bu büyük adada Akdeniz’in en güçlü komünist partisini kurarak kendisine bağımlı kılıyordu . Soğuk savaş döneminde , ABD-İsrail ikilisinin bölgeye gelerek yayılmasına karşı çıkan Sovyetler Birliği’de Atlantikçi ve Siyonist ittifakının önünü kesme doğrultusunda merkezi alanda yayılmayı hedefliyordu .

Dünya savaşlarıyla Balkanlar üzerinden Orta Doğu’ya gelen yeniden yapılanma döneminde bloklar arası çekişme yüzünden bir türlü kesin bir düzen oluşturulamıyor ve çekişmeler sürüp gidiyordu . Atatürk böylesine bir otorite boşluğu döneminde eski Osmanlı ülkelerinin sürekli savaşlara maruz kalmaması için ,Balkan bölgesinde bir Balkan Paktını , Orta Doğu bölgesinde de Sadabat Paktını bir çözüm olarak gündeme getiriyordu . Balkanlar’da Nazizim ve Faşizme merkezi alanda da komünizme karşı bölge ülkelerini koruyacak bir yeni Osmanlı barışını eski imparatorluk arazisinde geliştirmek istiyordu. Avrupa’nın yanı başında kurulmakta olan ulus devletlerin tek başına kendilerini koruyabilmeleri zorlaştığı için ,imparatorluğun yıkılmasından meydana gelen güç kaybı ile otorite boşluğunu gidermek üzere bir bölgesel ittifak ya da birlik oluşumu kendiliğinden gündeme geliyordu . Osmanlı imparatorluğunun bir merkezi büyük devlet olarak tarih sahnesinden çekilmesinden sonra ,ortaya çıkan siyasal boşluğun doldurulması gerekiyordu . Böylesine bir otorite boşluğu alanı ya bölge devletlerinin bir araya gelerek güçlü bir ittifak kurmalarıyla doldurulacaktı ya da bölge dışı bir emperyal güç dışarıdan gelerek merkeze yerleşecek ve dünyanın jeopolitik merkezden yönetimini sağlayacak yepyeni bir yönetim düzeni oluşturacaktı . Birinci dünya savaşı sonrasında Büyük Britanya İmparatorluğunun soyunduğu bu misyonun tam olarak yerine getirilememesi yüzünden ,ikinci dünya savaşıyla beraber ABD-İsrail ikilisi böylesine bir misyona ikinci kez sahip çıkıyorlar ama , karşı güçlerin engellemeleri ile bölge devletlerinin kendi ulusal yapıları ile çıkarları doğrultusunda direnmeleri yüzünden istedikleri sonuçları alamıyorlardı . Ne var ki ,jeopolitik biliminin verileri doğrultusunda merkezi otorite boşluğunun doldurulması gerektiğinden ,ABD-İsrail ikilisi kendi projeleri doğrultusunda hem bölgeye asılmağa hem de bölge devletlerini dışarıdan çeşitli senaryo ve komplolar ile zorlayarak kendi istedikleri yapılanmaya yönlendirmek durumunda idiler .Bir yandan Nato diğer yandan Varşova paktı ülkeleri bloklararası çatışmalar doğrultusunda devreye sokularak , dünyanın merkezi alanı emperyal güçler tarafından ele geçirilmek isteniyordu .

Antiemperyalist bir kurtuluş savaşı ile bağımsızlığını kazanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Atatürk’ten gelen tam bağımsızlık ideali doğrultusunda yoluna devam ederken merkezi alandaki otorite boşluğunu dolduracak bir bölgesel yapılanma projesi geliştirmek zorunda idi . Ne var ki , ikinci dünya savaşı sonrasında AB-İsrail ikilisinin Nato’yu kullanarak Türkiye’yi içeriden fethetmeleri yüzünden Türkiye Cumhuriyeti kendi kendini yönetme şansını elinden kaçırıyordu . Amerikan,İsrailci ve Nato’cu kadrolar Avrupacı kadrolar ile beraber Türkiye Cumhuriyetinin hem devletini hem de toplumunu ele geçirerek tamamen batı bağımlısı yeni bir yapılanmaya doğru Atatürk’ün cumhuriyetini zorluyorlardı .Türklerin kendilerini yönetme hakkını ellerinden alan bu emperyal güçler aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti devletinin değişen koşullarda kendini yenileyerek ve güçlenerek yoluna devam edebilmesi çizgisine de bir son veriyorlardı . Soğuk savaş koşullarında bölgesel üs olarak kullandıkları Türkiye’yi ,yeni dönemde merkezi alanı ele geçirebilmelerinin merkez üssü haline getiriyorlardı . Avrupa Birliği masallarıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleneksel yapılanması değiştiriliyor , Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerine uygun bir yapılanmaya doğru ,Türk devleti mandacı,bölücü , cemaatçı ve işbirlikçi kadrolar aracılığı ile dışarıdan gelen dayatmalar ile zorlanıyordu .Devletin kurucusu Atatürk ,emperyal güçlerin Osmanlı hinterlandını işgale yönelmelerine karşı Sadabat paktı gibi bir bölgesel yapılanmayı hedeflemesi gerekirken , Avrupa ,Amerika ve İsrail üçlüsünün bölgedeki projelerinin uygulama alanına dönüştürülüyordu . İşbirlikçi ve mandacı kadroların dışarıdan güdümlü siyaseti Türkiye’de geçerli kılmaları üzerine Türkiye iyice bağımlı bir konuma sürükleniyordu . Bu durumda batılı ülkeler Türkiye’yi eskisi gibi ciddiye almıyorlar ve bölgeye yönelik kendi politikalarının ya taşeronu ya da Truva atı konumunda kullanıyorlardı .Bütün mesele ,merkezi alanın bölge ülkelerinin elinden alınması ve batılı projelerin uygulama alanına dönüştürülmesiydi .

Türkiye’nin eski Osmanlı hinterlandında bir bölgesel proje geliştirmesi ,dışışlerindeki batıcı kadrolar tarafından önlenirken ,siyaset sahnesindeki partilerinde işbirlikçi kadrolar tarafından yönlendirilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti geleceğin koşullarında kendisini var edecek yepyeni bir bölgesel projeden uzak tutuluyordu . Bu doğrultuda çaba gösteren bazı bilim adamları ya da yazarlar her yönden dışlanıyorlar ve bunlara çamur atılarak itibarsızlaştırılmaları sağlanıyordu . Yıllar önce söyledikleri doğru çıkan ve giderek kamuoyunda haklılık kazanan bazı uzman bilim adamları , bu doğrultuda Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyabilecek bölgesel plan ve projeler gündeme getirmeğe çalışırlarken ya üniversiteden atılıyorlar ,ya işsiz bırakılıyorlar ,ya kitaplarını basan yayınevleri satın alınarak yayın çalışmalarının önü kesiliyor ,ya televizyonların kara listelerine alınarak kamuoyuna seslenmeleri önleniyor ya da internet ve sosyal medya üzerinden geliştirilen yalan haberler ile kara çalma ve çamur atma çabaları doğrultusundaki bazı psikolojik savaş senaryolarına kurban gitmelerinin önü açılıyordu . Böylece , emperyalizm ve Siyonizm birlikteliğinin bitme ve tükenme noktasına getirdikleri Türkiye’nin geleceği için bağımsız düşünce ve proje üretebilecek kadrolar devre dışı bırakılarak ,Atatürk’ün kurmuş olduğu ulus devlete son bir öldürücü yumruk atılmağa hazırlanılıyordu . Türkiye bu kadar olumsuz bir sürece mahkum edilirken, Türk toplumunun Atatürkçü, ulusalcı,cumhuriyetçi ve antiemperyalist kadroları baskı altına alınıyor ve çeşitli gerekçeler uydurularak bunların yargı yerlerinde sürünmeleri sağlanıyordu . Türk toplumunun yetişmiş insan potansiyeli türlü çeşitli komplolar ile devre dışı bırakılırken ,Türkiye ABD,İsrail ve Avrupa plan ve projelerine mahkum ediliyordu . Türkiye Avrupa Birliğine üyelik için uğraşırken , güneyden terör yolu ile ABD ve İsrail ikilisi Türkiye’yi parçalayabilmenin arayışı içine giriyorlardı .

Soğuk savaş sonrasında Türkiye’yi bir yerlere sürüklemeğe yönelik bölgesel planlar birbiri ardı sıra gündeme gelirken , Türk toplumu tam çeyrek asır bu gibi girişimlere karşı kendisini koruyabilmenin arayışı içine girmiş ve hala Türkiye emperyal projeler doğrultusunda tam olarak teslim alınamamıştır .Emperyal projeler devre dışı kalırken , yeni aşamada bazı başka plan ve projelerin belirli kesimler tarafından gündeme getirildiği görülmüştür . Atatürkçü,tam bağımsızlıkçı ve ulusalcı kesimler Balkan ve Sadabat paktlarını yeniden gündeme getirecek ve bu iki bölgenin birleşmesiyle beraber eski Osmanlı ve Selçuklu ülkelerini ortak bir çatı altında bir araya getirebilecek, yeni bir Merkezi Devletler Birliği projesini yavaş yavaş dillendirmeğe başladıkları bir aşamada , bilimsel sosyalist olduğunu öne süren küçük bir sosyalist parti ,sanki devletin kurucusu Atatürk’ten gelen böylesine bir bağımsız alternatif plan yokmuş gibi davranarak ya da bu Atatürkçü alternatifi görmezden gelerek ,yepyeni bir öneriyi gündeme getirmiş ve Türkiye’nin Batı Asya Birliği adı altında oluşturulacak bir bölgesel birliğin içinde yer almasını önermiştir . Türkiye’yi bütünüyle Avrupa kıtasından ve batı dünyasından koparacak böylesine bir proje , kurucu önder Atatürk’ün öncelikle gündeme getirmiş olduğu Balkan bölgesi ile Türkiye’nin ilişkisini keseceği için kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu plana ters düşmektedir . Türkiye eğer bir bölgesel plana yönelecekse ,bu yalnızca tek bölgede olamaz , ülkenin etrafını çevreleyen diğer bölgelerin de dikkate alınması ülkenin merkezi konumu açısından zorunlu görünmektedir . Türk devletini bir Asya birliği içine almak , aynı zamanda ülkenin merkezi coğrafyadaki jeopolitik konumuna da ters düşmektedir . Bu konudaki bilimsel kitapların ortaya koyduğu üzere Türkiye Cumhuriyeti devleti ,İngilizce Heartland adı verilen Kalpgahya da merkezi alının tam ortasında yer alan merkez ülkedir . Bu durum da Türkiye sadece Asya yapılanması içinde yer alamaz . Aynı zamanda Avrupa kıtasının yeni yapılanması içinde de Türkiye’nin yer alması gerekmektedir çünkü Türkiye tarihin ve coğrafyanın köprüsü olarak iki kıtayı birbirine bağlamaktadır . Türk devleti bu konumundan yararlanmak ve birleştirdiği her iki kıtanın tam ortasında yer alarak , merkezdeki güçlü ülke konumuna gelmek zorundadır ,aksi takdirde Asya ya da Avrupa merkezli bölgesel oluşumların kenarında kalan önemsiz bir ülke olmak durumuyla yetinecektir .

Atlas kitaplarında Anadolu üzerinde küçük Asya adı yazmaktadır . Bütün dünya Türkiye’yi bu konumu ile tanımaktadır . Ne var ki , Türkiye sadece Anadolu’dan ibaret olmadığı gibi ,Selçuklu zamanında İran ile , Osmanlı zamanında da Balkanlar ile birlikte yaşamıştır . Bu nedenle ,Adriyatikten Çin seddine , Balkanları,Orta Doğu’yu Orta Asya’yı gelecekte birlikte düşünme zorunluluğu bulunmaktadır . Anadolunun bir Türk devletinin çatısı altında kalabilmesi , Türkiye’nin Avrupa ve Asya arasındaki köprü konumunun iyi değerlendirilmesine bağlı bulunmaktadır . Türk devleti İran,Irak ve Azerbaycan ile bir araya gelerek sadece Asya’nın batı bölgesinde birliğe yönelmesi Türkiye’yi batıdan kopardığı gibi merkezi konumunun da ortadan kalkmasına neden olacak ve bu durumda Türkiye’nin başı daha fazla ağrıyacaktır . Türkiye uçsuz bucaksız Asya çöllerindeki hegemonya mücadelelerine doğru sürüklenirken Çin ve Rusya ile Türk dünyası üzerinden karşı karşıya gelecek ve batılıların kışkırtmalarıyla da gereksiz eyere savaşmak durumunda kalabilecektir .Türkiye’nin Asya içi hegemonya savaşlarına sürüklenmemesi için Batı Asya Birliği gibi batıdan ve merkezi coğrafyadan kopuk bir konuma yönelmemesi gerekmektedir . Batı Asya Birliği Hazar denizinin kenarında yer alan ülkelerden oluşacağı için , gelecekte Hazar havzasında meydana gelebilecek enerji ve yer altı kaynakları kavgasının tam ortasına Türkiye’yi düşürebilecektir . Hazar’da Rusya ve İran gibi iki büyük patron ülke bulunduğu sürece Türkiye’nin paylaşım kavgasından istediklerini alabilmesi çok zor görünmektedir . Türkiye ancak Batı Asya bölgesindeki yer altı kaynakları kavgasında batılı petrol ve enerji şirketlerinin taşeronu ya da Truva atı olarak kendisinin olmayan bir savaşa zorlanacaktır . Bu yüzden Batı Asya Birliği ,Türkiye’nin lehine değil aksine aleyhine bir yapılanma olarak görünmektedir .

Batı Asya Birliği halen Büyük Britanya İmparatorluğu merkezli olarak devam eden dünya devletinin geleceğe yönelik evrensel planının bir kısmını oluşturmaktadır . Bu plana göre dünya gelecekte bir konfederasyon olacaktır ve bu yapılanma on ayrı federasyonun bir araya gelmesinden ortaya çıkacaktır . Bu plana göre , Avrupa,Afrika,Kuzey Amerika ,Güney Amerika,Avustralya gelecekte kıtasal federasyonlara dönüştürülecektir . Dünyanın en büyük kıtası olan Asya’da ise bütünüyle tek bir federasyon değil ama bu koca kıta beşe bölünerek beş ayrı federasyon oluşturulacaktır . Asya kıtası , kuzey,güney,doğu,batı ve orta olarak beş ayrı bölgeye ayrılacak ve her bölgede yer alan devletler kendi bulundukları bölgenin federasyonuna dahil olarak küresel imparatorluğun içerisinde yer alacaklardır . Uluslar arası finans kapitalin öncülüğündeki kapitalist sistem küresel bir hegemonya düzenini batı merkezli olarak kurarken , doğunun bütün büyük devletlerini ve güçlerini tasfiye etmeğe yönelmektedir . Buna göre , Rusya dağılacak Kuzey Asya Birliği kurulacak , Çin dağılacak doğu Asya Birliği kurulacak,Hindistan dağılacak güney Asya birliği kurulacak , İran dağılacak batı Asya birliği kurulacaktır . Orta Asya’da parçalanmış olarak varlığını sürdüren Türk devletleri de bir araya gelerek Orta Asya federasyonunu oluşturacaklardır . Batı Asya Birliği İran’ın dağılmasıyla beraber Türkiye,Irak ve Suriye’nin de dağılmasını ve küçük küçük devletçiklerin oluşturulmasından sonra Batı Asya Birliğinin ilan edilmesi düşünülmektedir . İngiltere merkezli Büyük Britanya imparatorluğu geçmişten gelen dünya devleti yapılanmasıyla hantal ABD ile komplocu küçük devlet İsrail’i geride bırakarak ,finans kapitalin patronları ile beraber bir dünya devletine yöneldiğinde , on federasyondan oluşan bir dünya konfederasyonu hazırlanmaktadır . Bölgesel federasyonların oluşturulması sürecçinde önce 200 ulus devletten 2000 eyalet devlete geçilecek , daha sonra da bütün insanlık 5000 kent devletinde yeni bir düzene koyularak ,kentlerde gelişen küresel Pazar üzerinden bir evrensel yapılanma ortaya çıkarılacak ,5000 kent devleti bulundukları bölgede oluşan bir üst yönetim yapısı olarak federasyonlar içerisinde yer alacaktır . tek dünya devleti on ayrı bölgesel federasyondan oluşan bir konfederasyon olarak gerçekleşecek ve beş milyar insan 5000 kent devletinde yaşayarak ,dünya konfederasyonunun nüfusunu oluşturacaktır . Bugünkü dünya devleti Britanya İmparatorluğu üzerinden dünya konfederasyonuna yönelirken tüm insanlık , 5000 kent devletinde yaşayacak 5 milyar nüfus ile temsil edilecektir . Bilderberg örgütü ,Dünya Ekonomik Forumu ve Dış İlişkiler komisyon ve üçlü komite gibi küresel merkezler böylesine bir planın evrensel düzeyde gerçekleşebilmesi için çalışmaktadırlar .

Batı Asya Birliği uluslar arası finans kapitalin dünya devleti planının bir parçası olarak gündeme getirildiği için ,Türkiye açısından ulusal bir plan olamaz .Türkiye böylesine bir planın içinde yer almağa doğru yönlendirilerek küresel emperyalizmin senaryolarına alet olabilecektir . Avrupa ve Balkanlar’dan kopacak bir Türkiye merkezi konumunu da yitirdiği için İran gibi güçlü bir bölge ülkesine bağımlı hale gelecek ve İran merkezli bir Batı Asya yapılanmasının ikinci sınıf eyaleti konumuna düşürülebilecektir . Türkiye en büyük jeopolitik şansı olan merkezi konumunu kullanamadığı sürece Asya ya da Avrupa merkezli bölgesel oluşumlarda sürekli olarak kenar ya da yan ülke konumunda yer alabilecektir .Soğuk savaş döneminde Demirperde varken Türkiye’ye batılı ülkeler sürekli olarak sınır karakolu biçiminde bakmışlar ve hiçbir zaman Türkiye’nin en büyük gücü olan merkezi jeopolitiğini dikkate almamışlardır . Osmanlı İmparatorluğu bu açıdan çok dikkatli ele alınarak incelenmesi gereken bir dönemdir . ABD ve İsrail eski Osmanlı hinterlandına yönelik emperyal planlarını devreye sokarlarken Türkiye Cumhuriyetini bir merkezi devlet olarak tasfiye etmektedirler . Merkeze yerleşerek doğu-batı ekseninde tüm dünyaya egemen olabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı Asya denen yer bir yönü ile Hazar havzası diğer adıyla da Kafkasya bölgesidir . Hazar havzası ya da Kafkasya bölgesi tarihin her döneminde önemli konumlara sahip olmuşlardır . Ayrıca İran denilen ülke Turan bölgesinin güney kısmıdır . Batı Asya denildiği zaman bir İran-Turan birlikteliği de gündeme gelecek o zaman İran ile Turan bölgelerinin sahip olduğu sorunlar ya da jeopolitik dengelerin hepsi Batı Asya Birliği oluşumunda gelip kilitlenecektir . Bir anlamda içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkabileceği için, Batı Asya Birliği gibi bir bölgesel projenin gerçekleşebilmesi hayalden öteye gidemeyecektir . İran,Turan,Kafkasya ve Hazar bölgelerinin sahip oldukları ayrı konumların Batı Asya’da ortak birlikteliğe kavuşturulabilmesi jeopolitik açıdan pek de gerçekci görünmemektedir .

Afrika’da dikkate alınırsa üç kıta ortasında merkezi bir jeopolitik konuma sahip bulunan Türkiye’nin diğer iki kıtadan koparılarak sadece Asya yapılanması içerisine doğru iteklenmesi ,Türk devletinin ulusal çıkarları açısından doğru bir seçenek değildir . Büyük Britanya İmparatorluğunun devamı olarak gündeme gelen dünya konfederasyonu planının on federasyonundan birisi olarak düşünülen Batı Asya Birliği ,batı merkezli yeni hegemonya planlarının bir parçasıdır ve bu nedenle de Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından yanlıştır . Doğru olan seçenek , Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün Osmanlı hinterlandındaki otorite boşluğunu doldurmak üzere gündeme getirdiği ,Balkan ve Sadabat Paktlarının bugünün koşullarından birleştirilerek gündeme getirilmesi ve Merkezi Devletler Birliği adı altında dünyanın orta yerinde bir büyük merkezi otorite düzeninin , güçlü bir devlet yapılanmasıyla kurulmasıdır . Türkiye’nin eski Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarından gelen büyük birikimi İran,Irak,Suriye , Azerbaycan ve Gürcistan ile Merkezi Devletler Birliği çatısı altında örgütlemesi öncelikli olarak gerekli görünmektedir . İkinci aşamada ise eski Osmanlı ülkeleri Balkan ülkelerinin yer alacağı bir Balkan paktının da ,Merkezi Devletler Birliğinin batı kanadını oluşturması sağlanmalıdır .Bir hrıstıyan birliği olarak gelişen Avrupa Birliğinin Balkanlar’daki 700 yıllık Türk ve Müslüman birikimine sahip çıkmadığı artık kesin olarak belli olmuştur . Eski Balkan paktı üyesi olan eski Osmanlı ülkeleri de ikinci aşamada Merkezi Devletler Birliği çatısı altında yer alarak ,dünyanın merkezindeki otorite boşluğunun doldurulmasına katkı sağlayabilirler . Batı Asya Birliği gibi Türkiye için yanlış emperyal projeler yerine , Türkiye’nin merkezinde yer alacağı Merkezi Devletler Birliği gibi dayanışma paktlarına öncelik verilmesi , Türk devletinin ulusal çıkarları açısından önem taşımaktadır . Önümüzdeki dönemde Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün yolundan giderek bu ulusal görevi yerine getirebilmelidir . .

23 Ekim 2018 Salı

ANKARA KALESİ-95 "YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 04.03.2011 // 4 Mart 2011) - Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür .


ANKARA KALESİ-95 
YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara, 04.03.2011

Türkiye son hızla genel seçimlere gidiyor . Üç ay sonra genel seçimlerin sonuçlarına göre, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecek siyasal iktidar belli olacaktır . Böylesine bir aşamada siyasal partiler seçmen önüne çıkmağa hazırlanmaktalar ve bu doğrultuda programlar ve planlar hazırlayarak ve her gün halkın önüne çıkarak ,seçim kazanmak üzere yeni manevralara hazırlandıkları göze çarpmaktadır . Halk kitlelerini yakından ilgilendiren hemen hemen her konuda başlıca partilerin yeni hazırlıklara girdikleri ve bu doğrultuda genel seçimler öncesinde yeni programları Türk kamuoyuna açıklayarak arkalarındaki halk desteğini artırabilmek üzere harekete geçtikleri anlaşılmaktadır . Siyasal partilerin başlıca hedefi olan iktidara gelmek ancak genel seçimler yolu ile mümkün olabildiğinden , böylesine bir geçitten geçebilmek üzere önde gelen büyük partilerin Türkiye’nin en önemli sorunlarına yeni çözümler üreterek gelecek dönemde Türkiye Cumhuriyetini yönetmeğe talip oldukları ,bu tür girişimlerinden açıkca ortaya çıkmaktadır . Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür . Seçimlere doğru yeni gazetelerin ve dergilerin çıkması kamuoyundaki tartışmaları tırmandıracağı gibi ,partilerin seçim bildirgeleri ve programları da Türkiye’yi genel seçim atmosferine hazırlayacaktır .

İçinden geçilmekte olan değişim sürecinde Türkiye bir çok konuda zorlanmakta , değişimin dayattığı sorunlar ile geçmişten gelen geleneksel sorunlar bir araya gelerek ,zamanla içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağını Türkiye’yi yönetmeğe talip olan partilerin ve siyasetçilerin önüne çıkmaktadır . Tek tek ele alındığında daha kolay çözüme kavuşturulabilecek bazı sorunların daha genel anlamda ve başka sorunlar ile beraber ele alınması ,ya da bütün boyutları ile masaya yatırılması gibi durumlarda gene içinden çıkılmaz durumlar ile karşılaşmak mümkün olabilmektedir . Bu nedenle hem siyasi partiler hem de siyaset kadroları ciddi boyutlarda zorlanmaktadırlar . Öyle ki , Türkiye Cumhuriyetinin doğrudan doğruya geleceğini etkileyecek derecedeki çok önemli ve yaşamsal sorunlara böylesine bir ortamda çözüm bulmakta Türk toplumu giderek gecikmekte ve bu nedenle de Türkiye’nin sorunları çözümsüz bir doğrultuda sürünüp gitmektedir . Zaman en acımasız hakem olarak bu durumu açıkca ortaya koymakta ne var ki , Türkiye gene de ana sorunlarına çözüm üretebilecek olgunluk aşamasına gelememektedir . Böylesine bir gecikmenin dış konjonktürden gelen nedenleri olduğu gibi ,içeriye yansıyan boyutları ve Türkiye’nin iç dinamiklerinin bir türlü olumlu bir çizgide kesin ve kalıcı çözümler için elverişli bir ortama gelememesi de etkili olmaktadır . Bu doğrultuda çözüme kavuşturulamayan sorunlar giderek karmaşık bir yapıya dönüşmekte ve içinden çıkılmaz bir duruma dönüştüğü aşamada ise ,bazı haklı ya da haksız tepkiler ile karşılaşarak iyice yokuşa gitmektedir .

Son zamanlarda bölücü hareketler ve terör sorunu üzerinden Türkiye’nin gündemindeki bir numaralı sorun olarak duran güneydoğu sorunu ,bir türlü çözüme kavuşamamakta , iyi niyetli çözüm girişimleri bir türlü sonuca ulaşamamakta ,bu arada kötü niyetli siyasal girişimler de engelleyici faktörler olarak devreye girdiği aşamada sorunu çözüme kavuşturmak hedefi iyice uzaklaşarak imkansızlık noktasına gelmektedir .Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasıyla beraber gündeme gelen bu sorun zamanımızda iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiş ve iyi niyetli girişimler giderek sonuçsuz kalınca ,bu kez de kötü niyetli girişimler bu sorunun Türkiye Cumhuriyetine ve komşu devletlere karşı kullanılması gibi bir yeni olumsuz gelişmenin öne çıkmasına neden olmuştur . Sorunu çözemeyen iç ve dış siyasal çevreler bu kez içine girilen çözümsüzlük aşamasında bu kez sorunu birbirlerine karşı çözümsüzlük doğrultusunda kullanmağa başlamışlar ,karşı tarafların çözümlerinin engellenebilmesi için görünüşte yeni adımlar atılmış ve bu adımların sorunu çözmeğe değil tamamen tersine çözümsüzlük istikametine doğru çektiği belirli bir zaman dilimi geçtikten sonra görülmeğe başlanmıştır . Bunun anlaşılması üzerine ,güneydoğu da çözüm bekleyişi içinde olan ilgili çevrelerin umutları tükenmeğe başlamış ve bir anlamda aldırmazlık tutumu bu çevrelerde giderek etkili olmağa başlamıştır . Sorunu barış içinde çözemeyenler savaş ve terör yollarını denemişler ama bu yoldan da bir sonuç elde edememişlerdir . Terör ile Türkiye Cumhuriyetinin yıkılamıyacağı , Irak ya da Yugoslavya’daki gibi bölünemiyeceği artık kesin olarak anlaşılmıştır . Ne var ki , Türk devletinin de bütün gücüne rağmen terör örgütünü kesin olarak yok edemiyeceği anlaşılmış ve bu aşamadan sonra ,güneydoğu sorununun Türk devletinin yıkılmazlığı ile bölgedeki etnik halkın terör örgütlenmesi arasına sıkışıp kaldığı belli olmuştur . Terör örgütü Türk devletini otuz yıl sonra yıkamayınca , bölge halkı terör yolu ile sonuca gidemeyeceğini anlamıştır .Terör örgütünün arkasında ise bölgeye dönük stratejik hesapları olan ABD,İngiltere ,Almanya ,Fransa ve İsrail gibi emperyal batılı devletlerin açık desteği olması yüzünden de Türk devleti de bu bölgedeki etnik terörü kendi gücü ile sona erdiremiyeceğini anlamış durumdadır .

Gelinen noktada ,güneydoğu sorununun devlet baskısı ile ya da etnik halkın terör örgütlenmesiyle çözülemiyeceğinin kesin olarak anlaşıldığı görülmektedir . Artık Kürt yok diyerek ya da dağlık bölgeden gelen kart kurt sesleri masalları ile güneydoğu sorununun olumlu bir sonuca bağlanamıyacağı iyice belli olmuş ve soğuk savaş sonrası aşamada içine girilen küreselleşme döneminin dinamiklerinin etnik kökenleri öne çıkarması nedeniyle sorun daha da büyüyerek iyice içinden çıkılmaz bir noktaya gelmiştir . Eski dönemde Türkiye’nin komşu ülkelerini Türkiye’ye karşı terör eylemleri için etnik gruplaşmalar doğrultusunda kullanan Türkiye’nin dostu ve müttefiki görünümündeki batılı emperyal devletler yeni dönemde bu şanslarını yitirmişler , soğuk savaş sonrasında sınır komşularıyla dana yakın ilişkiler içerisine giren Türkiye Cumhuriyeti komşularını da bölücülük doğrultusunda tehdit eden etnik teröre karşı bölgesel bir işbirliği ve dayanışma dönemini başlatmıştır . Irak ve Suriye’nin kuzey bölgelerini Türkiye’ye karşı birer terör üssü olarak kullanan bölücü illegal örgüt yeni dönemde bu şansını yitirince iyice toplumsal desteğini kaybetmiştir .,Kitlesel destekten mahrum kalan bölücü örgüt yeni dönemde eski iddialarını sürdürebilmek için ,batının emperyal devletlerinin desteğine sığınmış ve Avrupa Birliği oluşumu üzerinden Avrupa ülkelerini , Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden de ABD ve İsrail devletlerinin desteklerini korumağa çalışmış ve bu ülkeleri n Türkiye üzerinde baskı kurmalarını sağlayarak , Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde kendi istedikleri doğrultuda bir çözüm üretmeğe çaba göstermişlerdir . Nato üyesi ve AB aday ülkesi olarak Türkiye’nin batı dünyası ile olan yakın ilişkilerinden yararlanarak , batılı ülkeleri Türkiye’yi bölücü örgütün planları doğrultusunda bir çözüme zorlama dönemi de son yıllarda giderek artan baskı ve şantajlara rağmen sonuç vermemiş ,bu doğrultuda geliştirilen bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır . Artık eski tutumlar ya da senaryolar ile sonuç alınamıyacağı kesin olarak belli olmuştur .

Bölücü etnik terör yüzünden otuz yılda otuz bin insanını kaybeden Türkiye Cumhuriyetinin bundan sonraki aşamada yeniden bir terör dönemine zorlanması hiçbir biçimde sonuç vermeyeceği gibi tamamen tersine bir doğrultuda tepkisel olumsuz sonuçlara da giden yolları açabilir .Türkiye artık geri zekalı ya da aptal bir ülke konumuna hiçbir biçimde düşürülemiyecek derecede bir olgunlaşma aşamasına gelmiştir . Çeyrek yüzyılı aşan bir sürede yaşanan olaylar , Türk insanını bilinçlendirdiği gibi Türk devletinin de giderek güçlenmesine neden olmuştur . Eskisinden daha güçlü bir konuma gelen Türkiye Cumhuriyetinin Yugoslavya’da yaşanan iyiniyetli demokrasi senaryoları ile safca parçalanmağa doğru sürüklenecek bir geri ülke ya da zayıf devlet konumundan hızla uzaklaştığının görülmesi gerekmektedir . Bu konuda kararlı görünen batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi maalesef hedeflerine ulaşmakta fazlasıyla gecikmişlerdir . Son yıllardaki bütün zorlamalara rağmen istediklerini elde edemeyen bu emperyal güçler gene aynı kafada olmalarına rağmen , aradan geçen yıllardan sonra dönemin değiştiğini ve Türkiye’nin artık dıştan yetiştirilen ve dışarıdan gönderilen siyasetçiler ile uzaktan kumandalı manüplasyonlar ile yönetilemiyeceğini artık görmeleri gerekmektedir . Zaman içerisinde doğrular ve yanlışlar ortaya çıkmış ve küresel sermayenin güdümündeki medya ile ya da siyasetin küresel sermaye tarafından finanse edilmesiyle dışa bağlı güçlerin ya da kadroların aracılığı ile Türkiye’nin bir yerlere sürüklenerek yönetilemiyeceği artık kesin olarak ortaya çıkmıştır . Geçmiş dönemde yaşanan olaylardan herkesin bir ders çıkarması gerektiği görülmektedir . Çıkarılan derslerden alınacak olumlu sonuçlara göre yeni dönemde davranılması gerektiği anlaşıldığı için ,hiç kimse ya da taraf bütün sorunlarda olduğu gibi güneydoğu ya da doğu Anadolu sorunlarında da eskisi gibi hareket ederek zorlayıcı ve baskıcı girişimler ile sonuç almağa yönelme hakkı bulunmamaktadır . Soğuk savaşdan küreselleşme aşamasına geçiş döneminde ortaya çıkan bölücü terörün sonuçsuzluğu ve hiçbir işe yaramazlığı kesinlik kazandığına göre , yeniden böylesine yöntemlere başvurulması durumunda Türk devletinin ve Türk ulusunun ,ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından göstereceği tepkiler eskisinden çok farklı ve ağır olabilir . Bu nedenle , böylesine olumsuz tepkilere yol açabilecek zorlayıcı girişimlerden vazgeçilmesi öncelikle sorunun barış ortamında daha sağlıklı bir biçimde ele alınabilmesine yardımcı olacak ve bu doğrultuda yeni olumlu adımların atılabilmesi için elverişli bir ortamı yaratabilecektir .

Türkiye genel seçimlere giderken sadece güneydoğu sorunu değil ama bütünüyle Doğu Anadolu bir büyük sorun olarak Türk kamuoyunun önüne gelmiştir . Yeni dönemde Türkiye bölgeye sadece güneyden ya da güneydoğu sorunu olarak değil ama bütünüyle ülkenin doğu bölgelerini içine alacak düzeyde bir doğu sorunu olarak bakmak durumundadır . Bu nedenle , Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğu bölgesini oluşturan , güneydoğu,doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri artık beraberce dikkate alınmak durumundadır .Ulusal kurtuluş savaşını yönetmek üzere Samsun’a çıkan Türk devletinin kurucusu Atatürk’ün izlediği siyasette bu doğrultuda gelişmiştir . Doğu Karadeniz’deki Pontus çetecilerine karşı güvenlik oluşturmak üzere Anadolu’ya ayak basan Mustafa Kemal daha sonraki aşamada ulusal kurtuluş savaşına ülkenin doğusundan başlayarak işe girişmiş ve öncelikle Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz’in birlikteliğini sağlayacak olan Erzurum Kongresi ile resmi çalışmalarına başlamıştır . Erzurum Kongresi öncesinde ülkenin her köşesinde iki yüz civarında kongre ve toplantı yapılmasına rağmen , yerel ya da bölgesel düzeyde sonuç alınamamış ve daha sonraki aşamada Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu’da birlik ve bütünlük sağlaması üzerine gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşı başlamıştır . Dünyanın tam ortasında her tarafı açık bir konumda yer alan Anadolu yarımadası üzerinde bir bağımsız devlet düzeninin oluşturulabilmesi için jeopolitik ve stratejik açılardan öncelikle Doğu Anadolu’nun güvence altına alınması zorunlu görünüyordu. Doğu Anadolu Erzurum Kongresi ile güvence altına alındıktan sonra sıra ülkenin diğer bölgelerine gelmiş ve daha sonraki aşamada Doğu Anadolu bölgesinde sağlanmış olan birlikteliğin Misakı Milli sınırları doğrultusunda ülkenin batı,güney ve kuzey bölgelerine de taşındığı görülmüştür . Ulusal kurtuluş savaşı sırasında yaşanan bu siyasal gelişmeler , Anadolu üzerindeki bu üniter ulus devletin bağımsız bir siyasal düzen oluşturabilmesi açısından Doğu Anadolu’nun birlikteliği ve bütünlüğünün yaşamsal bir öneme sahip bulunduğunu açıkca göstermiştir . Türkiye’nin doğusunda bulunan üç coğrafi bölgenin bir bütünlük içerisinde merkeze bağlı olmasının ülkenin batı bölgelerinin başkent Ankara’dan merkezi olarak yönetilebilmesi açısından da gerekli olduğu görülmüştür . Doğusunu güvenceye alan Ankara yönetimi batı bölgelerini yönetebilir konuma gelebilmiştir . Doğusunu koruyamayan bir Ankara yönetimini batı bölgelerinin de ciddiye almayacağı açıktır . Bu nedenle , Türkiye Doğu Anadolu için geliştireceği çözüm önerilerinde devletin kuruluş yapısı ,modeli ve ilkelerini öncelikle göz önünde tutmak zorundadır . Bu gerçeği güneydoğu’da ayrı devlet isteyenlerin ya da Kuzey Irak’a Türkiye’nin güneydoğusunu da bağlamak isteyenlerin acilen görmelerinde barış koşullarının korunabilmesi açısından yarar vardır .

Türk devleti Doğu Anadolu’ya başkent Ankara’dan bakmak durumundadır . Devletin böylesine bir merkezi yapıda kurulmuş olması nedeniyle , hareket noktası başkent Ankara’nın kontrolu altındaki Misakı Milli sınırları içerisinde üniter bir bütünlüğün öncelikle korunması ve böylesine bir siyasal yapılanmanın üzerinde duran ulus devletin varlığının geleceğe dönük sürdürülebilmesi açısından devletin kurucusu Atatürk tarafından belirlenmiş olan devlet modelinin öncelikle korunması gerekmektedir .Bu durum aynı zamanda bir anayasal zorunluluk olarak da devreye girmekte ve ülkenin her bölgesine merkezden aynı doğrultuda bakış açılarının geliştirilebileceğini göstermektedir . Türk devleti Ankara merkezli bir hukuki yapıya sahiptir ama Ankara’da ulusal ve üniter devletin kurulmasına giden yol Doğu Anadolu’daki Erzurum Kongresi ile başlatılabilmiştir . Erzurum Kongresi o koşullarda yapılamasaydı Sivas’da bir büyük ulusal kongre hiç yapılamaz ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti nin kuruluşuna giden kararlar Türk ulusunun ülkenin bütün bölgelerinden gelen il ve bölge temsilcilerinin katılımıyla hiçbir biçimde kurulamazdı . Bu nedenle , Doğu Anadolu’nun geleceği denlince akla Erzurum Kongresi , Türkiye’nin geleceği denilince de akla Sivas Kongresi gelmektedir .Atatürk Misakı Milli sınırları içerisinde bir ulus devleti üniter yapı içerisinde oluştururken Doğu Anadolu’da güneydoğu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin birlikteliğini öncelikle sağlamış ve daha sonraki aşamada da bu durumun ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından korunmasına öncelik vermiştir . Atatürk Cumhuriyetinin çatısı altında Doğu Anadolu’ya bakış açısını bu nedenle öncelikle Erzurum Kongresi olgusu ile değerlendirmek gerekmektedir . Erzurum Kongresi bakış açısıyla Doğu Anadolu’ya bakıldığı zaman , emperyalizmin gelecekte muhtemel küçük etnik devletlerin başkenti olarak öne sürmeğe çalıştığı Diyarbakır,Van ve Trabzon kentinin bütünüyle Doğu Anadolu bölgesinin kopmaz parçaları olduğu daha iyi anlaşılabilmektedir . Bölücü partinin belediye başkanı Diyarbakırı Batman ile birleştirip özerklik isterken ,aynı taleplerini Trabzon ve Van için de gündeme getirmekte ve Emeniler ile Rumların desteğini alarak , güneydoğu’da bir Kürdistan’ın kuruluşunu Türk devletine karşı dayatmağa çalışmaktadır . Hala Sevr rüyaları gören bölücüler , sadece Diyarbakır’ı tek başına kurtaramayınca bu kez Van ve Trabzon’u da öne atarak Doğu Anadolu’da muhtemel bir Ermenistan ve Pontus Cumhuriyetleri oluşumunu yeniden devreye sokmağa çalışmaktadırlar .

Geçen hafta sonunda Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili bir bölge toplantısını , Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş olan ana muhalefet partisinin müstakbel Büyük Ermenistan devletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlediği görülmüştür . Başkent Ankara’dan çok uzak bir düzeyde yapılan bu toplantıda İstanbul ile Doğu bölgesinin temsilcisi olan bazı sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri de katılmış ve bölgenin geleceği İstanbul merkezli bir bakış açısı ile Ankara ‘dan gelebilecek temsilciler devre dışı bırakılarak ve en önemlisi halen Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olan Atatürkçü Düşünce Derneğinin toplantıya gelmiş olan temsilcileri dışarıda bırakılarak toplantıyla devam edilmek istenmiştir . Atatürk’ün partsinin Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışlayarak böylesine bir bölge toplantısı yapması hem bölgede hem de ulusalcı ve cumhuriyetçi kamuoyunda ciddi tedirginlikler ve kuşkular yaratmış ve “nereye gidiyoruz “ sorularını öne çıkarmıştır . Atatürk’ün devlet modelini savunması gereken Atatürk’ün partisi , Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bir bakış açısı ile bakması gerekirken ,bu konuda kendisine en fazla yardım yapabilecek düzeydeki ulusal birikime sahip olan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışarıda bırakarak bölge toplantısını yapmağa çalışması , çok ciddi tedirginliklere neden olmuştur . Bölücü etnik terör örgütüne yakın duran bazı sivil toplum kuruluşları ile bu doğrultuda siyasete yakın duran bazı temsilcilerin toplantıya katılmaları , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bakış açısından vazgeçtiğine dair tartışmaları de beraberinde kamuoyuna getirmiştir . Doğu Anadolu’nun bütünlüğüne öncelik vermeyen , güneydoğu sorununu Doğu Anadolunun birlik ve bütünlüğü dışında ele alan , Kuzey Irak benzeri bir yeni yapılanmayı çözüm diye Türkiye’nin güneydoğu bölgesine getirmek isteyen bir yaklaşım hiç bir zaman ,Doğu Anadoluyu kurucu önder Atatürk’ün devlet modeline göre değerlendiremiyecektir . Güneydoğu’ya öncelik vererek Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin dışlanması ya da ikinci planda bırakılması ,bölgeye Erzurum Kongresi sonrasında getirilmiş olan bütüncül bakış açısını ve yaklaşımları ortadan kaldırarak bölücü sonuçlar verebilecektir . Bölücü örgüt yandaşı sivil toplumcular ile , başkent Ankara’ya yüz belediye başkanını bir araya getirerek bölgesel meydan okuyanlar ile Doğu Anadolu’ya bütüncül bir yaklaşım geliştirilemez ve bu nedenle de kalıcı ve Türkiye’nin devlet modeline uygun bir çözüm getirilemez .

Ne var ki , Doğu Anadolu’nun bütünlüğü dışlanarak sadece güneydoğu bölgesinin ele alınmasıyla ancak bölücü örgütün ve Türkiye’yi bölmek isteyen batılı emperyal ve siyonist çevrelerin ekmeğine yağ sürülebilir . İstanbul sermayesinin çıkarlarına geçmişte teslim olan Atatürk’ün partisinin yeni dönem açılımında gene İstanbul merkezli bakış açılarıyla biryerlere gitmeğe çalıştığı ama bunu da başaramıyarak yüzüne gözüne bulaştırdığı görülmektedir .Ankara’dan mal kaçırır gibi İstanbul sermayesinin federasyoncu ve eyaletçi bakış açılarıyla öne çıkarılacak çözüm önerilerie ülkenin birlik ve bütünlüğüne zarar vereceği için , Atatürk’ün partisinin gleneksel tabanı tarafından hiçbir zaman benimsenmeyecek ve beklide genel seçimlerde ciddi oranlarda oy kaymasına yol açabilecektir . Geçen seçimlerde partinin önünü kapayarak iktidara gelmesini önleyen eski genel başkana kızgınlık nedeniyle Atatürkçü tabanın önemli bir kesimi tepkisel olarak milliyetçi partiye oy vererek siyaset sahnesnden dışlanmak istenen bu partiye hayatiyet kazandırmıştı .Adında halk sözcüğü bulunmasına rağmen iş adamı ve sanayici derneklerinden kaynaklanan sermaye politikalarına angaje olan Atatürk’ün partisi bu yüzden kısa zamanda zenginlerin partisi durumuna sürüklenerek ,ve Anadolunun çeşitli bölglerinden dışlanarak zenginlerin yaşadığı sahillerin partisi konumuna sürüklenmişti . Bu durumdan ders alması gereken Atatürk’ün partisi geçen yıl İstanbul merkezli bir yönetim atağı ile karşı karşıya kaldığı için ,genel başkan ve yardımcıları ile genel sekreterin İstanbul temsilcileri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldıkları ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen ulusal ve üniter devlet yapısını ikinci plana atmağa ve İstanbul’u yeniden başkent yapacak doğrultuda bölgesel federasyona güneydoğu üzerinden hazırlandıkları anlaşılmaktadır . Büyük sermayenin çıkarları ile ülkenin ve halkın ulusal çıkarlarının ters yönlerde olması ve bu nedenle siyaset sahnesinde önemli ölçülerde çatışmaların öne çıkması dikkate alınırsa ,Atatürk’ün partisinin geçen seçimlerde sahillerden aldığı oylarını bu kez alamıyacağı, ve güneydoğuya öncelik vererek Türkiye’nin bütün bölgelerini karşısına aldığı görülmektedir . Milli sınırlar dışına çıkarak bölgeye yatırım yapmak isteyen İstanbul sermayesi ile güneydoğuda bölücülük yapan partilerin ve örgütlerin çıkarları ,bölgesel federasyon ile eyalet sisteminin oluşturulmasında birbirine paralel görünmekte dir . Bu doğrultuda doğu Anadolu’nun Kürt ve Alevi asıllı insanlarının alet ederek kimliklerini öne çıkaracak bir yaklaşım doğrultusunda güneydoğu sorunu ele alınmağa çalışılmakta ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen geleneksel Ankara merkezli ulusal ve üniter yaklaşımından uzaklaşılmaktadır . Atatürk’ün devlet modeline olduğu kadar , devlet kuran partinin altı ilkesinden olan ulusalcılık ve cumhuriyetçilik ilkelerine de açıkca ters düşen bu yaklaşımın , güneydoğu halkından oy alabilmek uğruna gündeme getirilmesi önümüzdeki dönemde ciddi handikaplara yol açabilecek gibi görünmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf döneminde kabül etmediği eyalet sistemi ve federasyona , büyük sermaye çevrelerinin ve batılı emperyal güçlerin çıkarları uğruna şimdi evet demesi eşyanın doğasına aykırı düşmektedir . Zayıf noktada kabül edilmeyen Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak bir siyasal çözümün en güçlü olunduğu aşamada kabül edilmesi gibi bir zaafiyeti hiç kimse Türk halkına açıklayamaz .Batı emperyalizmine karşı antiemperyal bir mücadele sürdürerek bağımsız Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin yöneticileri ise ,böylesine bir geri adım atmayı hiç kimseye anlatamazlar . Atatürk’ün partisinin doğu bölgelerinden kopmasını yanlış politikalarda ve batı bölgelerinde üslenmiş olan büyük sermayeye teslimiyette aramak gerekirken , gene sermaye merkezlerinin desteği ile güneydoğunun Doğu Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünden kopmasına yolaçabilecek federasyon ve eyalet modeli yaklaşımların benimsenmesi Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına yol açabilecektir .Atatürk’ün partisinin Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına alet olmasını ise hiçbir parti yöneticisi toplumun üçte birini oluşturan Atatürkçü cumhuriyet tabanına anlatamıyacaktır . İktidar partisinin küresel politikalara angaje olan neo-liberal yaklaşımlarının taklitçisi ya da kopyacı bir tutumun sonuç vermesi ise gene eşyanın doğasına ters düşecektir .

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan Atatürk Milliyetçiliği kavramı , cumhuriyet devletinin Doğu Anadolu’nun ülkeye kopmaz bağlar ile bağlanmasının ana formülüdür . Türk devletinin anayasasında Türk milliyetçiliği değil ama Atatürk milliyetçiliği devletin temel ilkelerinden birisi olarak benimsenmiştir . Devletin adında “Türk” kavramı vardır ve bu kavram doğrultusunda bir Türk milli devleti kurulmuştur ama , içe dönük bir Türk milliyetçiliği anayasada yer almamıştır . Türk milliyetçiliğinden uzak duran bir Türk devleti ulusal yapıda kurulurken , Anadolu’da yaşayan diğer kökenlerden gelen insanlar da düşünülmüştür . Kendini Türk hissedenler Türk olarak kabül edilmiş , “Ne mutlu Türküm diyene” yaklaşımı ile alt kimlik ya da etnik köken sorunları aşılmağa çalışılmıştır . Ulusal kurtuluş savaşında düşmana karşı beraberce savaşan Anadolu halkı Atatürk”ün tanımı ile Türk ulusu olarak kabül edilmiştir . Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denileceğini devletin kurucusu bir temel ilke olarak ortaya koymuştur . Bu nedenle Misakı Milli sınırları içinde Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında bir Türk vatandaşı olan herkes Türk olarak kabül edilmiş ve hukuken eşit bir statüde her türlü hak ve özgürlükten yararlanılması serbest bırakılmıştır . Türk devleti Avrupa Birliği sürecinde en üst düzeyde insan haklarını ülkede gerçekleştirebilmek için canla başla mücadele ederken , güneydoğu bölgesinde ayrı bir kimlik oluşturarak böylesine bir kimliğe özerklik tanıyacak çözüm modellerini ya da anayasal güvenceye sahip olan resmi ulusal dil olarak Türkçe’nin yanına ikinci bir dilin getirilmesini ,ayrıca Diyarbakır merkezli bir Kürdistan eyaleti oluşturulmasını çözüm olarak benimsemek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinden vazgeçmek anlamına gelecektir . Teröristlere af ile terör örgütünün aklanmak istenmesi şehit ailelerini rahatsız ettiği gibi ,Türk kamuoyunda da haklı tepkilere neden olmuştur . Yerel yönetimler özerklik şartının kabül ettirilmesiyle beraber , oluşacak eyalet yapılanması içinde öz savunma gücü adı altında yerel ve bölgesel ordular kurulmasına izin verilmesi ile de iç savaşa gidebilecek bir çatışma ortamının doğmasına yol açılabilecektir . Bölücülerin Avrupa Birliği üzerinden dayattıkları bu gibi önerilerin hiç birisi gerçek çözüm olmadığı gibi beraberinde yeni sorunlar yaratabilecek derecede de tehlikeli görünmektedir . Bölücü partinin temsilcilerinin başında bulunduğu yüz belediyenin ortak hareket etmesi ciddi bir bölgeselleşme eğilimi olarak ,Türkiye’ye açıktan güneydoğu bölgesinde bir eyalet yapılanması dayatılmasına neden olmakta ve bölünme tehlikesini fazlasıyla artırmaktadır . Eğer ciddi bir çözüm geliştirilmek isteniyorsa , kendini bilen hiçbir devletin alet olmayacağı bu gibi senaryolara Türkiye Cumhuriyetinin uzun süre seyirci kalması ve hoşgörü göstermesinin arkasında yatan nedenler üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gerekmektedir . Sabır etmenin sonunun selamet mi yoksa ,felaket mi olduğu önümüzdeki dönemde görülecektir .

Güneydoğunun bölünmesiyle ilgili bütün toplantılar yeni başkent ilan edilen Diyarbakır’da yapılmaktadır . Atatürk’ün partisinin doğu sorunları ile ilgili çalıştayı ise muhtemel büyük Ermenistan dvletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlenmiştir . Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili toplantıların Diyarbakır ya da Van üzerinden Kürdistan ile Ermenistan’ın oluşumuna yönelik gündeme getirilmesi ise son derece düşündürücüdür . Atatürk’ün partisinin Doğu Anadoluya Van üzerinden bakması ise , İstanbul üzerinden bölgeye yönelik estirilen eyalet ve federasyon yaklaşımlarının bazı gayrimüslim sivil toplum kuruluşları ile cemaatların devrede olduklarını göstermektedir . Doğu Anadolu’ya Van ya da Diyarbakır üzerinden bakmanın ya da yaklaşmanın bölücü sonuçlar verdiğinin kesinleştiği bu aşamada , cumhuriyet tarihimizin ortaya koymuş olduğu gerçekler doğrultusunda ikinci bir Erzurum Kongresine büyük gereksinim vardır . Sevr haritası ya da Wilson prensipleri doğrultusunda bölgeye parçalı yapıyı dayatan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşılık ,Türkiye Cumhuriyetinin bütüncül ve üniter yapısını , ulusal bakış açısını yansıtacak yeni bir Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun sorunları ele alınabilmelidir .Şimdi Atatürk’ün partisine düşen görev , Atatürkçü Düşünce Derneği ile beraber günümüz koşullarındaki Atatürkçü bakış açısını bütün doğu bölgesine yansıtacak ikinci bir Erzurum Kongresini Türkiye’nin Doğu Anadolu’sunun merkezi olan Erzurum’da yapmak olmalıdır . İkinci Erzurum Kongresi ile ,Doğu Karadeniz,Doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgeleri bir bütün olarak ele alınmalı ve sorunları böylesine bir bütünlük içerisinde tartışılarak karara bağlanabilmelidir . Ancak o zaman emperyalislerin yerli işbirlikçileri ile dayattıkları bölücü ve mandacı çözüm önerilerinden Türkiye kurtulabilecektir . Şmdiye kadar Türkiye’ye dayatılan baskı ve zor layı yöntemlerin sonuç vermediğini artık emperyal merkezlerin görmesi ve Türkiye’yi yeniden kazanacak yaklaşımların gündüme getirilmesi gerekmektedir . Türkiye’nin geleceği açısından Doğu Anadolu’nun öncliği vardır . Bu nedenle tıpkı geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi yeni bir Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu Atatürkçü bakış açısıyla ele alınabilmelidir . Ondan sonra ise gerekirse yeni bir Sivas Kongresi daha toplanarak her şey Türk ulusunun değerli temsilcilerinin önünde tartışılarak yeniden karara bağlanabilir .

ANKARA KALESİ-93 "NASYONEL ENTERNASYONEL" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 10.02.2011 // 10 Şubat 2011) -Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir.

ANKARA KALESİ-93
"NASYONEL ENTERNASYONEL"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 10.02.2011

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni arayışı döneminde kapitalist emperyalizm bütün dünyaya egemen olmaya yönelmiş ve bu doğrultuda yirminci yüzyıldan gelen ulus devletleri karşısına almıştır . Birinci dünya savaşına giden yolda ,batının büyük ulus devletleri yüzyıllarca beş kıtayı sömürgeler aracılığı ile sömürdükten sonra kendi aralarında kavgaya sürüklenmişler ve bu nedenle , merkezi coğrafyayı ele geçirme kavgası içine düşmüşlerdir .Batı Avrupa’nın Atlas okyanusu kıyısında yer alan üç büyük ve üç küçük ülke kurdukları sömürge imparatorlukları aracılığı ile Avrupa merkezli bir dünya düzenini kurmuşlar ve beş yüz yıla yakın bir dönem kendilerinin egemenliğinde bu yapıyı sürdürmüşlerdir . Sanayi devrimi üzerine bu büyük devletlerin fazlasıyla güçlenmesi ve batı Avrupa ülkelerine karşı olarak Avrupa’nın merkezinde Almanya ve İtalya gibi iki büyük devletin ulusal birliklerini geç kalarak tamamlamalarıyla dünya tablosu değişmiş batı Avrupa ile orta Avrupa ülkeleri arasında sömürge kavgaları başlamıştır . İşte bu aşamadan sonra İngiltere ve Fransa Orta Doğu’ya gelmişler ,Osmanlı ülkesini işgal etmeğe başlayınca karşılarına kuzeyden gelmekte olan Rusya çıkmış ,Almanya Balkanlar üzerinden Karadenize ,İtalya ise Akdeniz üzerinden Kuzey Afrika’ya yöneldiği aşamada Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır .


ENTERNASYONAL // ENTERNASYONEL

O dönemin sömürge imparatorlukları ile merkezi coğrafyanın üç imparatorluğu olan Osmanlı,Rus ve Avusturya imparatorluklarının karşılaşması sonucunda dünya yirminci yüzyıla Birinci Dünya Savaşı ile girmiş , Batı Avrupa İmparatorlukları ile doğu imparatorlukları karşı karşıya gelmişler ve bu aşamada büyük bir savaş çıkınca doğunun büyük imparatorlukları yıkılmıştır . Fransız devrimi ile başlayan milliyetçilik akımları Avrupa’nın doğusuna da sıçramış ,Osmanlı imparatorluğu Balkanlar üzerinden gelen milliyetçilik akımları ile Balkanizasyona uğrayarak dağılmış , aynı milliyetçilik rüzgarları Rus İmparatorluğunu da tehdit etmeğe başlayınca ,bu aşamada sosyalist bir devrim gerçekleşmiş ve eski Rus coğrafyasında bu kez ideolojik bir imparatorluk olarak Sovyetler Birliği yapılanması oluşturulmuştur . Sosyalist devrim sonrasında dünyada batı ve doğu blokları oluşmuş ve iki kutuplu dünyada dengeler kapitalizm ve sosyalizm arasında kurulmağa çalışılmıştır . Yirminci yüzyıl bir anlamda bu iki ideolojinin çevresinde oluşturulan kampların birbiriyle rekabeti ile geçmiş ve yüzyılın sonlarına doğru ABD ile SSCB başkanları arasında başlatılan görüşmeler dizisi sonucunda ,Rusya Federasyonu kurucusu olduğu Sovyetler Birliği’nden çekilme kararı alınca sosyalist sistem dağılmıştır . Böylece batı kapitalist sistemi karşı kutbu tasfiye edince dünya tek kutuplu bir döneme doğru sürüklenmeğe başlamıştır . İçine girilen yeni dönemde batı bloku ,Amerika Birleşik Devletlerinin soğuk savaş döneminden gelen patronajı altında yeni bir küresel imparatorluğu soyunduğu aşamada ,sosyalist enternasyoneli tasfiye eden batı kapitalist sisteminin ,küresel bir hegemonya düzeni arayışı doğrultusunda kapitalist bir enternasyoneli ortaya çıkardığı görülmüştür . Bugün yaşanmakta olan batı merkezli küreselleşme sürecinde ABD merkezli ve bu büyük devletin gücünden yararlanan bir süper yapılanmada ,kapitalist enternasyonelin giderek öne çıktığı ve batının büyük patronlarının bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi yeniden sömürgeleştirmeğe başladıkları görülmektedir .

Batılı devletler ile başlayan ve batı merkezli tekelci şirketler ile devam eden küresel saldırganlık döneminde , kapitalizm sosyalizmi ortadan kaldırdıktan sonra yeni aşamada ulus devletleri karşısına almaktadır .Yirminci yüzyıla girerken dünya haritasında yirmi devlet bulunurken ,bugün yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyada iki civarında ulus devlet vardır . Bir yüzyıl içerisinde devlet sayısı yirmiden ikiyüze çıkmış ,geleceğe doğru da sürekli olarak artmaktadır . Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılan Osmanlı ve Avusturya imparatorluklarının topraklarında bir çok yeni devlet kurulmuştur . Böylece ,ilk dünya savaşı sonrasında başlayan uluslaşma sürecinde devlet sayısının savaş sonrasında ikiye katladığı görülmektedir . İkinci dünya savaşı sonrasında ise Birleşmiş Milletlerin kurulmasıyla beraber sömürgelerin uluslaşması dönemine geçilmiş ve ikinci dönem uluslaşma aşamasında ,Avrupa devletlerine bağlı olan beş kıtadaki sömürgelere bağımsızlık verilerek devlet sayısının birden elliden ikiyüze çıktığı görülmüştür . Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ise üçüncü dönem uluslaşma aşamasında Sovyetler Birliğinin ve Yugoslavya Federasyonunun dağılması üzerine de ulus devlet sayısı iki yüz yirmiye çıkmıştır . Bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz yirmi ulus devlet barınmakta ve uluslar arası alanda devletlerarası ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yürütmektedirler . Bir anlamda geçen yüzyıldan kalan ulus devletler çağı devam etmektedir . Ne var ki , batının en büyük sermaye sahiplerinin bir araya gelerek oluşturdukları kapitalist enternasyonel yapılanması giderek öne çıkınca bu kez kapitalist emperyalizm ile ulus devletler karşı karşıya kalmaktadırlar . Bugün yaşanmakta olan bütün siyasal , sosyal ve sorunların temelinde yatan bu büyük çelişkidir .Böylesine büyük bir çelişkinin sosyalist sistemi dağıtması ve sosyalist devlet yapılarını ortadan kaldırmasından sonra şimdi gelinen bu aşamada ,kapitalist enternasyonelin şimdi de ulus devletleri hedef alarak bütün dünya uluslarına karşı yeni bir emperyalist saldırıyı küreselleşme görünümü altında örgütlemeğe çalıştığı anlaşılmaktadır . Sosyalizmin yokolması ve bu ideolojiye bağlı devlet yapılarının tasfiye edilmesinden sonra şimdi de milliyetçilik ya da ulusalcılık anlamındaki batı dillerinde var olan bir kavram olan nasyonalizme dayanan ulus devletlerin tasfiyesine sıra geldiği görülmektedir . Karl Marx’ın deyimi ile büyük sermayenin çekirdek yapılanması olan finans kapital ile ulus devletler karşı karşıya kalmışlardır .

Nasyonalizm kavramı bütün batı dillerinde yer alan ve genel anlamda kullanılan bir sözcüktür . Bu açıdan ,Fransız devriminin başlamasıyla beraber bütün batı ülkelerinde öne çıkmış ve batının devlet yapısını ulusal bir oluşuma dönüştürmüştür . Kardeşlik,eşitlik ve özgürlük kavramları ana ilkeler olarak kabül edilirken , bu kavramlar doğrultusunda başlamış olan toplumsal dayanışma hareketi bütün halk kitlelerinin kısa bir zaman dilimi içerisinde uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Ulus gerçeği böylece dünya gündemine girerken krallıklar kendiliğinden ulus devletlere dönüşmüş ,büyük imparatorluklar hızla tırmanan milliyetçilik akımları ile sarsılırken ortaya çıkan yeni ulus devletler büyük imparatorlukların eski topraklarını parçalayarak dünya haritasındaki yerlerini almışlardır . Birinci,ikinci ve üçüncü kuşak uluslaşma dönemleri sonrasında dünya haritasında ortaya çıkan tabloda ikiyüzü aşkın ulus devletin beş kıtada yer almasıyla günümüzün dünya haritası ortaya çıkmıştır . Daha önceki dönem olan soğuk savaş koşullarında Sovyet devriminden yola çıkan sosyalist devletler olmasına rağmen ,sosyalist sistemin tasfiye edilmesiyle beraber ortaya çıkan tabloda artık Birleşmiş Milletlere üye olan iki yüzü aşkın bir ulus devletler haritası ile insanlık karşı karşıya bulunmaktadır . Sosyalist sistemi dağıtarak Sovyetler Birliği gibi tarihin gördüğü en büyük imparatorluk yapılanmasını geçmişte bırakan enternasyonel kapitalist güç şimdi evrensel alanda ulus devletler ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır .

Sovyetler Birliği dağılırken , uluslar arası alanda SSCB öncülüğünde oluşturulmuş olan sosyalist sistem tasfiye edilirken böylesine küresel bir yapılanmada uluslarası bir gücün etkili olduğu ve bu büyük dönüşümü yönlendirdiği anlaşılmaktadır . Sömürgelerden gelen büyük zenginlikler önce Avrupa’da ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletlerinde büyük zenginler yaratınca , bunların bir araya gelerek sahip oldukları büyük sermayeyi korumak üzere örgütlendikleri görülmüştür . Bu doğrultuda adımlar atılırken ,batının önde gelen zenginlerinin desteği ile ,ihtilalci sendikalist hareketlere kalkışan işçi ve emekçi sınıflarının kapitalistlerin sermayelerini el koymalarını önleyebilme amacıyla uluslar arası alanda siyasal bir düzene bağlanması doğrultusunda sosyalist enternasyonel yapılanmaları açıkca teşvik edilerek desteklenmiştir . Bir yanda Sosyalist Enternasyonel çatısı altında dünyadaki emekçi ve işçi kitleleri örgütlenirken diğer yanda da sermaye sahibi patronlar daha örgütlü bir yapılanmaya giriyorlardı .Batı ülkelerinde kapitalist sistem emperyalizm ve sömürgecilik üzerinden gelişirken sosyalizm de Sosyalist Enternasyonel üzerinden uluslar arası alanda bir sisteme doğru yaygınlık kazanıyordu . İşte böylesine evrensel bir oluşumun sonucunda Rusya’da Sovyet devrimi yapılıyor ve sosyalizm batı kapitalizminin karşısına ikinci bir evrensel kutup yapılanması olarak çıkıyordu .İki büyük dünya savaşı ve soğuk savaşın geride bırakılmasıyla beraber yirmi birinci yüzyıla girme aşamasında bu evrensel sistemin çökertildiği ve yeni yüzyılda dünyanın batı emperyalizminin hegemonyasında küresel bir imparatorluğa yöneltildiği görülmüştür . Yoksul ve geri kalmış Asya ve Afrika ülkeleri yirminci yüzyılda sömürge olmaktan çıkarak bağımsız devlet yapılanmasına yöneldikleri aşamada sosyalist sisteme dahil olmuşlar ama bu yapının da aynı yüzyıl içinde çökmesi üzerine ,eski sömürgeler zaman içerisinde uluslaşarak ulus devletlere dönüşmüşlerdir .

Sovyetler Birliğinin tasfiyesi üzerine Sosyalist Enternasyonel düzeni çökerken , Almanya’ya karşı oluşturulmuş olan gizli dünya devleti yapılanmasının ,zaman içerisinde bu ülkeyi de içine alarak daha güçlü bir kapitalist örgütlenmeye gittiği ve bir anlamda tıpkı Sosyalist Enternasyonel gibi küresel bir güç olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Legal ve illegal olarak iki yönden gelişen bu yapılanmada ,yuvarlak masa toplantılarından başlayarak Dünya Ekonomik Forumuna kadar giden yolda birbirini destekleyen ve bütünleyen yeni örgütlenmeler ile ,bugün insanlığın karşısına en büyük patronların klübü olarak kapitalist enternasyonel çıkartılmıştır . Küresel zenginler ,tekelci şirketlerin çatısı altında bütün dünyayı yeniden sömürgeleştirirlerken sosyalist sistemin sağlamış olduğu bütün dengeleri yıkarak geride kalan ulus devletlerin üzerine saldırmışlardır . Sosyalist sisteme bağlı eski Halk Cumhuriyetleri yeni dönemde bağımsız ulus devletler olarak dünya sahnesine çıkarlarken ,gelişen medya üzerinden batılı ülkeler gibi yaşamağa heveslenirlerken birden küresel tekelci şirketlerdin saldırılarına uğramışlar ve yeni sömürgeler olarak ciddi bir yaşam savaşının dibine sürüklenmişlerdir . Dışa açılma ya da batıya açılma kampanyaları küresel sermayenin güdümündeki medya organları tarafından pompalanırken ,yoksul ülkeler batılı gibi yaşamaya heveslendirilmiş Amerikan tarzı yaşam biçimi kültür emperyalizmi doğrultusunda bütün dünya ülkelerine empoze edilmiş ,sonunda yoksul ve küçük ulus devletler ya kumarhaneye , ya batakhaneye ya da kerhaneye çevirilmişlerdir . Eline parayı geçiren batılı patronlar eski sosyalist devletleri devlet olmaktan çıkarırlarken ,halklarını da yeni köleler konumuna sürüklemekten çekinmemişlerdir .Eski sosyalist ülkeler ile Asya ve Afrika’nın küçük ya da orta boy ulus devletlerine bakıldığı zaman böylesine olumsuz sahneler ile karşılaşılmaktadır . Küreselleşme görünümü altında yeniden sömürgeleşme ve insanlık dışı köleleşme eski üçüncü dünya ülkelerine hak görülürken , küresel sermayenin güdümündeki medya organları ve tatlısu sivil toplumcuları ağızlarından insan hakları ve demokrasi gibi kutsal kavramları düşürmeden kapitalist enternasyonele hizmet eden batının büyük patronlarının Truva atları olarak devreye girdikleri ve azgelişmiş ülkeler üzerinde kamuoyunu batı blokunun çıkarları doğrultusunda yanıltarak etkili olmağa çalıştıkları görülmüştür .

Sosyalist sistemin sağlamış olduğu evrensel dayanışma ortadan kalkınca ,batı emperyalizmi daha da vahşileşmiş ve büyük patronlar bütün dünyayı babalarının çiftliği gibi hem yönlendirmeye hem de kullanmaya başlamışlardır . Gizli dünya devletinin legal kuruluşları olan Dünya Ekonomik Forumu,Bilderberg grubu, Üçlü Komisyon ve Dış İlişkiler Komisyonu gibi oluşumlar küresel bir dayanışma içerisinde daha hızlı ve aktif çalışarak bütün dünyayı kapitalist enternasyonelin hegemonysına sokmağa çalışmışlar , dünya devletinin illegal boyutunda görev yapan Opus Dei,İllimünati ve Siyon Kardeşleri ile Tapınak Şövalyeleri de eskisinden daha etkili doğrultuda evrensel alanı kendi oyun bahçelerine çevirmişlerdir . Legal ve illegal boyutlarda bir batı hegemonyasının kapitalist enternasyonel olarak bütün dünya ülkelerine dıştan zorla dayatılması sürecinde dünya halkları fazlasıyla ezildiği gibi insanlığın üçte biri açlık ve yoksulluk sefaletinin altında ezilmişlerdir . Koskoca Afrika kıtası verimli topraklarına rağmen açlıktan kırılırken , bu kıtayı besleyecek maddi birikimin birkaç misli fazlası tekelci silah şirketlerine para kazandırma doğrultusunda silahlanma yarışına ayırılabilmiştir . Bir çok ülkede isyanları ve halk ayaklanmalarına giden provakasyonların açıkca kapitalist enternasyonelin emrinde görev yapan gizli dünya devletinin illegal örgütleri aracılığı ile düzenlendiği bir çok olaydan sonra anlaşılmıştır .Bütün insanlığı tehdit eden bir çok gelişmenin arkasında bu gizli dünya devletinin illegal örgütleri olduğu kesinlik kazanınca , dünya nüfusu azaltmak üzere yeni mikropların üretilerek yoksul ülke halklarının kitlesel kırımlar ile tasfiye edilmesi operasyonlarının arkasında bile kapitalist enternasyonelin parmağı olduğu kesinlik kazanmıştır . Kitlesel insan ölümlerine neden olan Sars ya da Aids gibi mikropların Asya ve Afrika ülkelerinde değil ama batılı emperyalist ülkelerin laboratuarlarında yetiştirilerek bütün dünya ülkelerine dağıtıldıkları anlaşılmıştır . Nüfusu azaltarak daha rahat bir dünyada yaşayabilmenin yollarını ararlarken ,mikrop üretmek kadar yeni dünya savaşları çıkartmak gibi senaryoları da ,küresel emperyalizmin patronları ihmal etmemişlerdir .

Dünyanın patronları yerküreyi babalarının çiftliği gibi düzenleme hakkını kendilerinde görürlerken , dünya nimetlerini uluslar ya da halklar ile bölüşmeğe razı olmamışlar , yoksul ülkeleri yok olmağa mahkum etmişlerdir . Bu doğrultuda geliştirdikleri ekonomik politikalar ile İMF,Dünya bankası ve Dünya Ticaret Örgütü üzerinden emperyal politikalarını sanki dünya ülkelerini kurtaracak ekonomik projeler olarak dıştan zorla benimsetmeğe çalışırlarken ,bu kuruluşların patronajı altına giren ülkeler hızla çökme aşamasına doğru sürüklenmişler ve yeni sömürgeciliğin batağında ciddi bir yaşam mücadelesine doğru itilmişlerdir . Böyle bir durumda halklar ezilirken ulus devletler parçalanma noktasına getirilmiş , Endonezya ya da Sudan gibi söz dinlemeyen ve batı emperyalizmine karşı açıkca direnen ülkeler etnik ve dinsel alt kimlikler kullanılarak parçalanmışlardır .Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun parçalanmasında kullanılan bu alt kimlikçi projeler ile yeni küçük ulus devletler yaratılırken ,başta Türkiye gibi bütün ulus devletler tıpkı Yugoslavya’nın dağılmasına benzer bir parçalanma sürecine doğru batı insiyatifinin zorlamaları ile sürüklenmek istenmiştir . Küreselleşme döneminin başlamasıyla beraber bu sürecin esasları ve modeli yaşanan ve birbirini doğrulayan bir çok olay ve siyasal gelişme ile beraber kesinlik kazanmıştır . Artık her ulus ve herkes demokrasi,insan hakları ve küreselleşme gibi sihirli ve kutsal kavramların arkasında bölünme parçalanma ve ulus devletlerin yok olması gibi gizli oyun ve senaryoların bulunduğunu görebilmektedir . Böylesine bir oyuna gelen zayıf ve küçük devletler iyice ezilme ve yok olma noktasına sürüklenmekten kendilerini kurtaramamaktadırlar . Balkan,Kafkas ve Baltık bölgelerinin küçük devletlerinin yok olma noktasına gelen bir büyük ezilmenin sancılarını yaşadıkları açıkca görülmektedir . Önce topraklarını ,sonra ekonomik kuruluşlarını ve yer altı zenginliklerini küresel şirketlere kaptıran bu küçük devletçikler günümüzde eski günlerini arar hale gelmişlerdir .

Kapitalist enternasyonel çatısı altında bir araya gelen bütün illegal gizli dünya devlet yapılanmalarıyla beraber legal düzeyde sürdürülen ekonomik görünümlü küresel kapitalist sistem gelinen bu aşamada bütün dünyayı bir büyük ekonomik yapılanma içerisinde birleştirmeğe çalışırlarken ,süper emperyalizm olarak kapitalist enternasyonel düzenini iki yüzü aşkın ulus devlete kendilerine bağlı olarak çalışan uluslar arası kuruluşlar üzerinden zorla ve baskıyla ,gerekirse şantaj yolları ile tehdit ederek empozelerini sürdürmektedirler . Ne var ki , Birleşmiş Milletlerin yerini almak üzere oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında bir küresel dünya ekonomisi yaratamayan batılı emperyal güçler bu kez tek kutuplu kapitalist enternasyoneli tüm ülkelere kabül ettiremeyince ,bu platformda batıya karşı çıkan dört büyük devletin öncülüğünde çok kutuplu bir dünya sahnesi ortaya çıkmıştır .Bric ülkeleri adı verilen Brezilya,Rusya,Çin ve Hindistan sahip oldukları büyüklükleri batı karşıtı bir çizgide birlikte kullanarak ,batı emperyalizminin bütün dünyayı sömürgeleştirmesinin önüne geçmişlerdir . Böylece ulus devletleri yok etmeye yönelik küresel emperyal politikalar durmuş ,dört büyük dünya devleti işbirliği yaparak daha adil bir dünya yaratılması doğrultusunda batı emperyalizminin önüne keserlerken ,ulus devletler yeniden nefes almağa başlamışlardır . Ne var ki , glinen bu aşamadaki çok kutupluluğu küresel sermaye bir türlü kabül etmek istememiş ve bütün dünya ülkelerine karşı sopa ve silah olarak kullandığı Amerikan devletinin öncülüğünde bir G-20 zirvesi icat ederek , batının zengin ülkeleriyle beraber batıya meydan okuyan yeni kutup başı büyük ülkeleri ve bunları dengeleyecek orta büyüklükteki Türkiye,Endonezya , Güney Afrika ya da Nijerya gibi devletleri de devreye sokarak çokluluk içerisinde yeni dengeler yolu ile eski batı hegemonyasının sürdürülebilmesinin yolları aranmıştır . Çin büyük bir süper güç olarak dünya sahnesine çıkarken Brezilya ,Rusya ve Hindistan sahip oldukları ülke,nüfus ve ekonomik büyüklükleri aracılığı ile yeni dünya dengelerinde öne geçmeğe başlamışlardır . Tam bu aşamada orta büyüklükteki İran devleti bir problem olarak dünya sahnesinde batının hedefi konumuna gelmiş ve bu ülkeyi ulus devlet yapılanmasından çıkartacak derecede yeni bir Yugoslavya benzeri dağılma senaryosu Türkiye’de olduğu gibi devreye sokulmağa çalışılmıştır . g-20 zirvesinin zaman içerisinde etkili olamaması ,yeni kutup başlarıyla batı emperyalizmini karşı karşıya getirmiş ve bu aşamada dünyanın merkezi bölgesinde yer alan bütün ülkeler bir doğu batı çekişmesine ve çatışmasına sahne olmaya başlamıştır .

Doğu ve güney bölgelerinin büyük devletlerinin yeni kutup başları olarak devreye girmesiyle beraber , batı dünyasında oluşan gizli dünya devleti yapılanmasının ekonomi üzerinden bir evrensel kapitalist enternasyonele yönelmesi sürecinin durgunluk aşamasına geldiği görülmektedir . İşte tam bu aşamada batı hegemonyasının bu yeni durumu kabül etmek istemediği ve yeni saldırı planları ile beraber büyük devletleri parçalayarak devre dışı bırakmak istediği ve aynı doğrultuda ulus devletleri de pasifize etmeğe çalıştığı açıkca belli olmuştur . Bu durumda bütün ulus devletlerin kendilerini toplayarak düşünmelerinin zamanı gelmiştir . Daha önceleri milliyetçilik akımlarını desteleyerek imparatorlukları yok eden kapitalist enternasyonel ,sosyalist sistemi bir süre için dünya dengelerinde kullandıktan sonra tasfiye etmiş ve ortaya çıkan yeni dünya haritasındaki ulus devletleri hedefine oturtmuştur . Artık küreselleşme döneminde küresel batı emperyalizminin patronu olan kapitalist enternasyonel ile dünya devletleri ve ulusları karşı karşıya gelmişlerdir . Artık bir canavar olma düzeyine erişen kapitalist enternasyonelin bütün ulus devletleri yok etme ya da yutma aşamasına geçilmektedir . Böylesine büyük bir komplo ile karşı karşıya kalan ulus devletlerin kendilerini korumağa öncelik vermeleri zorunludur . Her ulus devlet kendisini yok etmek ,satın almak ya da tasfiye etmek üzere ekonomi üzerinden üstüne gelen küresel şirketlere ve onların arkasındaki kapitalist enternasyonele karşı acilen kendilerini koruyucak milli programlara , devletlerini ve ülkelerini güçlendirecek milli idari reformlara gereksinmeleri bulunmaktadır . Bu nedenle her ulus devletin önceliği milli programlara vererek ve kapitalist enternasyonel canavarının kendilerini yutmasını önleyecek bir ulusal insiyatif göstererek yeniden güçlenme yoluna acilen girmeleri gerekmektedir . Bu çerçevede ,her türlü İMF,Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü plan ve programlarına son verilmesi gerekmektedir . Uluslar arası kuruluşların batı yönlendirmesi projelerine artık ulus devletlerin alet olmamaları gerekmektedir ,aksi takdirde yok olmaktan bir türlü kurtulamamaktadırla

Avrupa Birliği gibi batı modeli bir bölgeselleşme oluşumunda bile yerel yönetimler özerklik şartı adı altında ,Avrupa’nın ulus devletlerini parçalayarak bölecek ve eyalet devletçiklerine sürükleyecek oluşumların önü bir türlü kesilememekte ve bu doğrultuda giderek büyümekte olan bazı kentler kendi ülkelerindeki başkentlere ve başkentteki kurulmuş olan üniter ve ulusal devlet yapılarına başkaldırmağa başladıkları görülmektedir . Türkiye’de de batının Truva atı konumundaki bazı gayrimüslim lobiler , açıkca İstanbul’u başkent Ankara’nın önüne çıkartarak ulus devleti tehdit edebilmektedirler .Avrupa kıtasındaki ulus devletleri ortadan kaldırmak isteyen kapitalist enternasyonel batı blokunun bir parçası olan Avrupa’daki ulus devletlerin parçalanmasını bile açıkca destekleyebilmektedir . Bu yüzden bir türlü Avrupa Birliği gerçekleşememekte ama küresel sermayenin postmodern ortaçağ senaryolarındaki gibi , Avrupa’yı beşyüz önceki kent devletlerine doğru sürüklenmek gibi bir kader beklemektedir . Avrupa kıtasında ulus devletler kendilerinden vazgeçmeyince bölgesel birlik olarak Avrupa birliği gerçekleşememiş ve bunun yerini kapitalist enternasyonelin devreye soktuğu yarışan kentler senaryosundaki kent devletleri oluşumu yerelleşme görünümü altında öne çıkarılmağa başlanmıştır . Her sene bazı kentlerin kültür ,ekonomi ya da Avrupa başkenti seçilmelerinin arkasında yatan oyun ya da senaryo , kentleri başkentlere bağımlı olmaktan kurtarmak ve yerel yönetimler aracılığı ile ,kapitalist enternasyonelin denetimi altında bir büyük dünya devleti yapılanmasını kapitalist enternasyonelin merkezinde bulunacağı küresel konfederasyon çatısı altında kent devletlerinin birlikteliği doğrultusunda gerçekleştirebilmektir . Finans kapitalin sahiplerinin ve büyük patronların geleceğe dönük dünya senaryosu artık kapitalist enternasyonel olarak kesinlik kazanmıştır .Bu senaryoda uluslar,ulus devletler ve dünya halkları yoktur ,sadece büyük patronların çıkar düzeni ve onların keyfiliği altında köleleşen insanlık vardır . İşte bu aşamada dinler devreye sokularak ,böylesine haksız bir düzen yapılanmasına halk kitleleri karşı çıkmasın ya da isyan etmesin diye dinler siyasallaştırılarak din görünümlü baskı ve uyutma siyasetleri öne çıkarılmakta ,ve bütün insanlık yeniden bir ortaçağ düzenine doğru zorlanırken postmodernizm adı altında dinsel düzenler bilime dayalı ulus devlet yapılanmalarının tasfiyesinde kullanılmaktadırlar . Dini siyasete alet eden kesimler ,kapitalist enternasyonelin dünya devletlerini ve uluslarını yok etme planlarına alet olmaktadırlar . Bazı dindar kesimler bu duruma iyiniyetle ve safiyane biçimde aracı olurken , emperyalizmin Truva atları konumundaki görevli kadrolar dini siyasallaştırarak hem ulusal yapıların hem de ulus devletlerin ortadan kalkmasına biinçli olarak yardımcı olmaktadırlar .Artık dünya uluslarının uyanmalarının ve dinin kullanılmasıyla yoksul kitlelerin uyutulmasının önüne geçilmesinin zamanı gelmiştir .Her ulusun çinde bulunulan bu aşamada yeniden bir durum değerlendirmesi yaparak kendisini koruyacak ve güçlendirecek alternatif yapılanmalara yönelmesi gerekmektedir .

Ne var ki , artık ulusların kapitalist enternasyonel gibi güçlü bir küresel emperyal örgütün saldırılarına karşı kendini tek başına koruyabilmesi mümkün görünmemektedir . Bu nedenle ,her ulus devlet kendisini güçlendirecek milli idari reformları yaptıktan sonra acilen komşu ulus devletler ile bir araya gelerek kendiliğinden bir dayanışma içerisinde bölgesel birliklere ve ittifaklara yönelmek durumundadır .Ancak bölgesel güç birliği ile hem ulusal yapılar hem de de ulus devletler korunabilecektir . Böylece ulus devletleri parçalayarak yürütülmek istenen kapitalist ve emperyalist küreselleşme programının yerini , ulus devletlerin bölgesel dayanışmalarıyla gerçekleştirilecek bir dayanışmacı küreselleşme süreci alternatif ve daha adil ve dengeli bir yol olarak alabilecektir . Bu doğrultuda emperyalist küreselleşme yerine solidarist ya da dayanışmacı küreselleşme ulus devletlerin var olma ya da çıkış yolu olarak devreye girecektir .Böylesine adil,eşitlikçi ve dengeli bir alternatif yapılanma geleceğin dünyasını ulus devletlerin birlik ve kardeşlik dünyasına dönüştürecek böylece bir avuç aşırı zengin patronun kapitalist enternasyonel çatısı altında dünyayı sömürmelerini önleyebilecektir . Ulus devletler bölgesel ve küresel anlamda varlıklarını korumak için dayanışmacı bir yapılanmaya yönelirken , kahpitalist enternasyonelile en üst düzeyde mücadele edebilmek için yeni bir nasyonel enternasyonal kurmak zorundadırlar . Finans kapitalin dünya hegemonya düzeni merkezi örgütlenme olarak nasıl kapitalist enternasyonel biçiminde ortaya çıkıyorsa ,bütün ulus devletler de nasyonel yapılar olarak ,uluslar arası alanda kuracakları evrensel birlikteliği kapitalist enternasyonele karşı bir uluslar birliği ya da dayanışma örgütü biçiminde ama kesinlikle nasyonel enternasyonel olarak ortaya çıkmaları gerekmektedir . Kapitalist enternasyonelin dünya halklarının evrensel örgütlenmesi olan sosyalist enternasyoneli nasıl çökerttiği dikkate alınırsa , ulus devletlerin de küresel tekelci şirketlerin yarattığı finans kapitalin kapitalist enternasyoneline karşı etkili mücadele verebilmek ve varlıklarını koruyabilmek doğrultsunda kesinlikle bir nasyonel enternasyonel kurmaları zorunlu görünmektedir . Ulus devletler bu doğrultuda ya Birleşmiş milletlerin yapısını değiştirerek buuluslararası örgütü bir nasyonel enternasyonele dönüştürebilirler ya da bu doğrultuda tıpkı Sosyalist enternasyonel yapılanmasında olduğu gibi güçlü ulus devletlerin öncülüğünde uluslar arası bir yapılanmaya giderek kendilerini kurtarabilirler . Eğer ulus devletler bu yolda başarılı olurlarsa ,kapitalist enternasyonelin dünya emperyal imparatorluğu projeleri devre dışı kalır ve onun yerini bütün ulus devletlerin biraya gelerek evrensel kardeşlik düzeni çerisinde beraberce ve ortak işbirliği düzeni içinde yaşayacakları bir dayanışmacı küreselleşmeyle gerçekleşecek, daha insancıl bir dünya düzeni alabilir . Böylesine bir dünya düzeninde insanlığın ortak mirası olabilecek bir Dünya Devleti ,gelinen uygarlık aşamasının ürünü olarak gerçekleştirilebilir . Böylece küresel sermayenin dünya imparatorluğunu hedefleyen üçüncü dünya savaşı gibi tehlikelerin de ve yokolma senaryolarının daha etkili bir biçimde geçilebilir önüne geçilebilir . O zaman bugünün kapitalist enternasyoneline karşı ulus devletler daha fazla zaman yitirmeden , nasyonel enternasyonel örgütlenmesini çıkartabilmelidirler.